Türk Milleti’nin Ulusal bağımsızlık mücadelesi kutlu bir süreç sonunda 23 Nisan 1923’de Türk Milleti’nin iradesinin temsili olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu ile taçlandırılmıştı.
Ne olmuştu 23 Nisan 1920’de ve sonrasında? Atatürk ve Türk Milleti, dünyada ulus devlet modeli dışında yaşamanın mümkün olmadığını kavrayarak ulusal yapılarını çoktan tamamlamış devletlere karşı, üstelik işgal altındaki bir imparatorluğun elde kalan topraklarında, bir direniş hareketi örgütleyip o hareketin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesini sağladı, ordusunu yeniden düzenledi ve milli gücü oluşturdu. Güce dayanarak savaşı kazandıktan sonra da yeni bir savaş başlatarak ulusal devrimi gerçekleştirdi.
Anlatıverdik ama, bu süreci lütfen bir kez daha sindirerek okuyun, kolay bir iş mi? “Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız netice-lerdir. Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk topluluğudur” diyordu Atatürk… Yukarıda bahsettiğimiz “taçlanma” ateş, kan, ter ve göz yaşının içinde yoğrulan on binlerce şehit ve gazinin eseriydi.
Mustafa Kemal Atatürk ülkenin 1919’daki genel durumunu anlatırken şu noktaların altını çizer: “I. Dünya Savaşı’nda yenilmiş zedelenmiş şartları çok ağır bir ateşkes anlaşması imzalamış bir devlet.” “Millet yorgun ve çok fakir.” “Milleti ve memleketi I. Dünya Savaşı’na sürükleyenler kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz haysiyetsiz ve korkak….” “Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…” “İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’ da. Adana iIi Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Gaziantep) İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette… İtilâf Devletleri’nin uygun bulması ile Yunan ordusu da İzmir’e çıkartılıyor…” “Memleketin her tarafında Hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar….” “İstanbul Rum Patrikhanesi’nde kurulan Mavri Mira Hey’eti illerde çeteler kurmak ve idare etmek gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul.” “Ermeni Patriği Zazen Efendi de Mavri Mira Hey’eti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tıpkı Rum hazırlığı gibi ilerliyor. Trabzon Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve İstanbul’daki merkeze bağlı bulunan Pontus Cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor.”
Bu kara tablo içerisinde Millet’in aklında “Çare?” sorusu var. Mustafa Kemal Paşa devam ediyor… “Durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında her yerde her bölgede bir takım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. Bu düşünce ile yapılan teşebbüsler bir takım kuruluşları doğurdu…” Bu örgütler, Edirne ve çevresinde Trakya – Paşaeli derneği, Erzurum’da ve Elâzığ’da genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilâyât-ı Şarkiye Müdafaa-i hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk derneği, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti. Bir de yine Mustafa Kemal Paşa’nın ifadesi ile İngiltere ve Fransa’dan medet uman örgütler vardı.
Hıyanet çetelerine gelince; Diyarbakır, Bitlis, Elâzığ illerinde İstanbul’dan idare edilen Kürt Teali Cemiyetinin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir Kürt devleti kurmaktı. Konya ve dolaylarında İstanbul’dan yönetilen Tealî-i İslâm Cemiyeti, İstanbul’da üyeleri arasında Osmanlı Padişahı ve Halîfesi Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dahiliye Nâzırı olan Ali Kemal, Sait Molla’nın bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti ve Amerikan mandacılarından oluşan grup-lar… Mustafa Kemal Paşa özellikle sonuncusunu şöyle açıklıyor: “..Bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak millî şuuru felce uğratmak yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi….” Mustafa Kemal Paşa Ordu’nun durumunu ise şöyle anlatıyor: “Ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş silâh ve cephanesi elinden alınmış savaş gücünden yoksun bir takım kadrolar haline getirilmiştir…”
Ordu ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar I. Dünya Savaşı’nın bunca çile ve güçlükleriyle yorgun vatanın parçalanmış olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor.
Peki ya millet? Yapılan psikolojik operasyon sonucu, batılı Devletlere asla karşı gelinemeyeceği, biri ile bile başa çıkılamayacağı düşüncesinin egemen hale getiril-diğinin altını çizen Atatürk durumu şöyle özetliyor: “Osmanlı Devleti’nin yanında koskoca Almanya Avusturya – Macaristan varken hepsini birden yenip yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı. Bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu…” Mustafa Kemal Paşa mevcut bu durumda kendi kararını şu sözlerle açıklı-yor…“Efendiler ben bu kararların hiç birinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi…. Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da milIî hâkimiyete dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak!… Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu güçsüz-lük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir…. Halbuki Türk’ün haysiyeti gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!… O halde ya istiklal ya ölüm!” Bir milletin inandığı bir lider ardında “ya İstiklal ya ölüm” parolasıyla çıktığı yolculuk işte öylesine bir manzara içindeyken başlamıştı.
Bugün kızgınız, kırgınız, öfkeliyiz, yaralıyız ama Allah’a hamd olsun ki o günlerdeki kadar bitkin değiliz. Bugün yine ateş, kan, ter ve gözyaşı her yerde… Millet’in yüzyıllardır süren “kutlu süreç”i, kutlu yolculuğu bitmedi. Bitecek gibi de görünmüyor.