Milletimizin eşsiz eserlerinden İstiklâl Marşımızın kabulünün yıldönümü nedeniyle merhum Mehmet Akif Ersoy çeşitli etkinliklerle anılıyor ya... Biz de Merhum’a rahmet niyetiyle birkaç kelam edelim istedik. Rahmetlinin, Cumhuriyetin ilk yıllarında Konya’da başından geçen ve asla “eskimeyecek” ibretlik bir olayı, Safahat’ın Altıncı Kitap’ından, sizlere aktarmak isteriz.
Merhum “Şair-i Azam” Mehmet Akif, “Konya’daydım” diye başlıyor.
“Şehri az çok bilir, etrafı pek bilmezdim. Bari köyleri bir görsem” diye devam ediyor.
İşte merhum Akif’in bu gezisi sırasında, çevredeki bir nahiye halkının üç gün önce köylerine gelen bir öğretmeni kovduğunu öğreniyor. Öğretmeni benimsemeyen ahali, çocuklarını okuldan almış, hal böyle olunca okul da kapatılmış.
Cehaletle savaşı amaç edinmiş olan Mehmet Akif köylülerin bu bağnazlığına “Çok fena!” diye öfkelenerek soluğu o nahiyede alıyor.
Halk Akif’in kim olduğunu biliyor, O’nu sevip, hürmet etmektedir. Kendisini hürmetle karşılıyorlar. Yatsı namazından sonra da, kendisinden vaaz etmesin isteyin, davette bulunuyorlar.
Ahaliye bir şeyler demek için fırsat kollayan merhum Mehmet Akif Ersoy Allah’a hamd ve Peygambere salât ü selamdan sonra köylülere ilmin önemini anlatan ayet ve hadisleri anlatmaya başlıyor. Cehaleti yerden yere vuruyor, öyle güzel konuşuyor ki, anlatırken “Kendim de beğendim” diyor..
Ve sonra... “Açtım ağzımı, yumdum gözümü” diyerek söylediklerini aktarıyor:
- Hiç öğretmen kovulur mu?
- O sizin devletiniz, nimetiniz değil mi?
- Hoca hakkı gibi hak var mı?
- Allah mahşer günü size bunun hesabını sormaz mı?
- Müslüman, ilim Çin’de olsa öğrenmesi gereken insan değil mi?
- Ayağınıza gelmiş bir nimeti tepme sersemliğini niye gösterdiniz?
- Çok geçmeden bu nankörlüğünüzün cezasını görmeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Ve daha buna benzer neler söyler neler.
“Sesim, nefesim tükendi, demediğimi bırakmadım” diyen Akif, sonunda duada duada bulunuyor. Bu duaya denilecek “Amin!” denilerek mesicidin inleyeceğini uman Mehmet Akif’in beklentisi yerine varmıyor.
Cemaat çok yavaş bir sesle “Amin!” diyor..
Akif de “El Fatiha” deyip vaazını tamamlıyor.
Evine misafir olacağı Mestanlı Dayı ile birlikte mescitten çıkıp, fenerin ışığında yol alırken Mestanlı Dayı, Akif’e laf dokundurmaya başlar.. Eve varınca Akif, Mestanlı Dayı’dan neler olup bittiğini anlamaya başlar.
“Sen ne diyorsun Aktif Hoca” der Mestanlı Dayı! “Gördüğün o koca mektebi biz vardan yoktan çattık... “Ne demek nimeti tepmek demek” köylü cahilse, hayvan mı demek? Kim evladını cahil bırakmak ister? Koca bir nahiye odunsuz kaldık, çocukları, öğretmeni üşütmedik. Devletimize “Okul bizden, maaşı bizden, hoca sizden” dedik, talepte bulunduk. O zaman çıkagelmez mi bu soysuz adam... Ey oğul sen bize akşam ezbere çaldın karayı.. Görmeliydin o muallim denen maskarayı..
Geberir camie girmez, ne oruç var, ne namaz; yelde izler bırakır gezdi mi çiş kokusu; ebenin teknesi, ömründe pisin gördüğü su!
Ne selam verir, ne selam alır.. Evimize köyümüze kipkirli fotinlerle dalar.. Kaldırımdan daha berbat olur odalar.. O günlerde köyümüze gavur su mühen-disleri geldi..
O gavurlar bile bizi incitmedi zerre kadar..
İnan oğlum, daha insaflı imiş o çorbacılar..
Tatlı yüz, bal gibi söz.. Başka ne ister köylü?
Ne içtiler, ne seccadeye çizme ile bastılar..
Mestan Dayı okulunu yapıp maaşını verdikleri muallimi anlatır da anlatır ve der ki:
“Şimdi ister beni sen haklı gör, ister haksız,/ Öyle devlet gibi, ni’met gibi laflar bana vız!/İlmi yuttursa hayır yok bu musîbetlerden.../Bırakın oğlumu, cahilliğe razıyım ben..”
***
Hasılı kelam; Mehmet Akif Ersoy rahmetli yıllar öncesinden bizlere anlatıyor ki, bu millet, ilme âşıktır. Evladının okuması için ceketini satar, her türlü fedakarlıktan kaçınmaz. Ama gözünde yücelttiği okumuşlar bir “gâvur” kadar bile kendi kutsallarına, değerlerine değer vermezse… “İşte tesbihin, işte İllallahın” der ve çeker kendini geriye.
Bu milletin özü “bizi biz yapan” şeylerden gelmektedir. Bu hakikat göz ardı edilmemelidir. Okumuşu da, seçilmişi de, atanmışı da bunu böyle bilmelidir.