Mahmut Emin Birliktir

Cetvelle Çizdiler, Birleşerek, Gelişerek Bozulacak

Mahmut Emin Birliktir

Geçtiğimiz asrın başında (1900 lü yıllar) sıradan bir Osmanlı vatandaşı için vatan kavramı bugünkü zihinlerin tahayyül edemeyeceği kadar geniş, kuşatıcı ve tabii bir coğrafyaydı…
Batum’dan Basra’ya, Van’dan Tiran’a, Varna’dan Trablusgarp’a kadar her yer vatandı…
İstanbul, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Bursa, Üsküp, Saraybosna, Konya ve Erzurum; aralarında yapay sınırların, gümrük duvarlarının ve yabancılaşmanın bulunmadığı müşterek vatanın aziz şehirleriydi…
Sermaye, ticaret, ilim, sanat ve fikir insanları bu devasa havzada hiçbir engelle karşılaşmaksızın serbestçe dolaşabiliyordu…
İmparatorluğun sadece Arap vilayetlerine değil, Balkanlar’dan Yemen çöllerine kadar tamamına pasaportsuz, vizesiz ve tahkikatsız gidilebiliyordu…
Ancak yalnızca 18 yıl sonra, 1918’e gelindiğinde asırlardır vatan bilinen bu topraklar bir anda “yabancı memleket” statüsüne düştü; her biri cetvelle çizilmiş sınırlarla, işgal kuvvetlerinin denetim noktalarıyla ve süngülerle birbirine kapatıldı…
O dönemin insanlarının yaşadığı şok tarif edilemeyecek kadar büyüktü…
Bildikleri, içinde doğup büyüdükleri ve tabiiliğine inandıkları dünya bir gecede başlarına yıkılmış; kıtasal bir idrak, dar parsel sınırlarına hapsedilmişti…
1914 öncesinde Osmanlı Devleti’nin çatısı altında şekillenen bu nizam, yalnızca bürokratik bir idari teşkilat değil; Tuna boylarından Basra Körfezi’ne, Adriyatik kıyılarından Kafkas sıradağlarına, Kırım’dan Hicaz ve Mağrip sınırlarına uzanan çok dilli, çok unsurlu organik bir medeniyet havzasıydı…
Bu havzanın asli kurucu ve taşıyıcı unsurları; Türkler, Araplar ve Kürtlerin yanı sıra Rumeli’nin kapı bekçileri olan Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ile Kafkasya’nın sarp vadilerini savunan Çerkesler, Çeçenler, Dağıstan halkları, Abhazlar ve Müslüman Gürcüler (Acaralılar) idi…
Bütün bu topluluklar, asırlar boyunca fıkıh, idare, tasavvuf ve müşterek askerî nizam zemininde aynı tarihsel gövdenin ayrılmaz parçaları olarak yaşadılar…
Birinci Dünya Savaşı ve hemen öncesindeki Balkan Savaşları, bu gövdenin parçalanmasında kritik bir jeopolitik eşik oldu…
Ancak bu kopuşun savaş ortamının getirdiği olağanüstü şartlarda, cephe hatlarının çökmesi ve küresel imparatorlukların doğrudan işgalleri altında yaşanması çok önemli bir sosyolojik hakikati ortaya koydu: Halklar tabanda birbirine doğrudan düşman olmadan, kitlesel bir nefret dalgasına sürüklenmeden ayrıştılar…
Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak ve Kafkas halkları birbirleriyle topyekûn bir kan davasına girişmedi…
Ayrışma; halkların sinesindeki bir husumetten ziyade, çöken imparatorluk enkazı üzerinde emperyalist müdahaleler, zorunlu tehcirlere dayalı demografik tasfiyeler ve dönemin yerel siyasi elitlerinin hamleleriyle tepeden tırnağa icra edildi…
Ne var ki bu organik kopuşun hemen ardından, yüzyıllardır aynı safta duran kavimlerin yeniden birleşmesini engellemek ve kurulan yeni sömürge nizamını kalıcı kılmak amacıyla tarihin en kapsamlı zihinsel, etnik ve siyasi yabancılaştırma operasyonları devreye sokuldu…
Bu bağlamda sonuç olarak ;
1914’te bir imparatorluğun yıkılışı ve 1924’te hilafetin ilgasının getirdiği birleştirici üst-çatının kaybıyla birlikte Türklerin, Arapların, Kürtlerin, Balkan ve Kafkas Müslümanlarının arasına örülen duvarlar; ne kaderin kaçınılmaz bir hükmü ne de bu halkların fıtri bir uyuşmazlığıdır…
Bu duvarlar; cetvelle sınır çizen sömürgeci aklın, kanlı tehcirlere başvuran istilacıların, dış müdahalelerle devletleri çökerten küresel güçlerin, halkların hürriyet taleplerini karşı-devrimlerle ezenlerin ve o akla teslim olan vizyonsuz yerel elitlerin eseridir…
Geçmişin acı hatıralarını, ihanet klişelerini ve etnik husumet masallarını sürekli kaşımak; yalnızca bu coğrafyayı kan gölüne çeviren küresel sömürge düzenine, aşırı örgütlerin kanlı tasallutuna ve yayılmacı odaklara hizmet etmektedir…
Bugün Türk’ün Kürt’e, Kürt’ün Arap’a, Arap’ın Türk’e; Rumeli’deki Boşnak ve Arnavut’un, Kafkasya’daki Çerkes ve Acaralı’nın birbirine yabancı kalma lüksü tükenmiştir…
Gazze’de yaşanan vahşet, Irak ve Suriye’nin içine sürüklendiği yıkım, Libya’daki parçalanmışlık, Arap Baharı’nın karşı-devrimlerle boğulması, Balkanlar’da yeniden kaşınan gerilimler ve tüm bölgeyi tehdit eden topyekûn kuşatma; ayrılıkta zafer olmadığını, birleşmekten ve dayanışmaktan başka bir hayat hakkı bulunmadığını açıkça ihtar etmektedir…
Çözüm; ne geçmişin imparatorluk hiyerarşisine dönmek ne de etnik kabilecilik ve radikalizm girdabında boğulmaktır…
Çözüm; hilafetin yokluğunda dağılan ortak mefkûreyi, eşit, adil, birbirinin hukukuna ve egemenliğine saygılı, ortak inanç ve tarih şuurundan beslenen, yüksek teknoloji ve iktisadi refahla donatılmış 21. yüzyılın yeni müşterekler mimarisiyle yeniden inşa etmektir…

Bunun adımlarını Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte Sayın Devlet Bahçeli Türk devletler topluluğunu bir araya getirerek önemli bir adım attı.
Arkasından Mekke anlaşmasıyla ki; bu anlaşmaya dahil olacak en az 6 ülke daha var. Bu anlaşmada güç birliğini sağlayacak.
İhtiyaç ve zaruri olan savunma sanayimizin son 10 yılda kat ettiği yol ve başarı dünya dost ülkelerini sevindirmekle beraber düşmanlık etmeye çalışan ülkelerin gözünü korkutmakta, öyle bir döneme giriliyor ki güç kimdeyse haklı o!
Hakkı, her zaman gözeten bu millet güçlenecek ama haklı her zaman kazanacaktır.
Çok yakın zamanda cetvelle çizilen yerler silinecek coğrafya 1900'lere geri dönecek, hatta Afrika'dan bile bazı ülkeler Türkiye Cumhuriyeti’ne ilhak edecekler.
Sonuç olarak dış düşmanlar zaten korkmaya başladı. Esas olan içerideki hainleri tespit edip temizlemek gerekir ki; devletimiz bunu da 15 Temmuz’dan beri yapıyor yapmaya da devam edecek.

Yazarın Diğer Yazıları