Tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren Cihan hâkimiyetini ve Dünya nizamını hedeflemiş bir millet olan Türk milletinin, Oğuz Han’dan beri Cihan hâkimiyetine giden yoldaki ara hedeflerin adına “KIZILELMA” denmiştir.
Osmanlı’nın ilk Kızıl elması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özelliklere sahip olan İstanbul, Osmanlı’nın büyük Kızıl elması olarak görülür. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in doğumunda ateş-gedelerin bin yıldır sönmeyen ateşinin sönmesi ve Kisra’nın sarayının yıkılışı gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızıl Elmasının düştüğünü zikretmektedir.
Muvahhid-Hanif karakterli eski Türk dîni inançlarına göre mâdemki Gök’te bir Tanrı ve yerde ve gökte tıkır tıkır işleyen bir düzen varsa, yer yüzünde de “Bir Hakan” olmalı ve dünyada da düzen tıpkı gökteki gibi tıkır tıkır işlemeliydi. Eski Türkler bu inançla Yüce Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamakla görevlendirildiklerine inanmış ve bütün dünyayı kendi yurtları ve himayelerine verilmiş bir yer olarak görmüşler ve düşünce sayesinde hep Batıya doğru akmışlardır. Bu düşünceyi Oğuz nâme’de, “Gök yüzü çadırımız; güneş bayrağımız” ve Gök Türk kitabelerinde “Üstte gök aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış ve insan oğlu üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturtulmuş..” sözlerinde görmekteyiz. Ayrıca din adamları, kamlar, ermiş ve evliyalar tarafından çeşitli rüyalar ve bu rüyaların yorumları ile de Allah’ın Türklere ulu devletler bağışladığı ve dünyanın idaresini verdiği müjdelenmiştir.
İslâm öncesi devirlerde, Türk cihan hâkimiyeti ülküsü’nün hedefi; “Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı ve insanları Türk töresinin himayesine almak ve Türk töresi ile dünyaya nizam vermekti.” Milli olduğu kadar insâni özellikler taşıyan bu ülkü, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte, “Nizâm-ı âlem ülküsü” şekline dönüşmüştü. Nizâm-ı âlem’in hedefi de; “Allah’ın dini ile âleme nizam vermekti.” Bu yolda yapılan bütün işlerin ve savaşların gerçek amacı; “Allah’ın rızasını kazanmaktı.” Bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte iyice olgunlaşmış ve “İ’LÂYI KELİMETULLAH ÜLKÜSÜ” (Allah’ın adını yüceltmek ülküsü) adını almıştır.
Kaşgarlı Mahmud’un “Allah’ın Ordusu” (D.L.T. cilt 1, s.17) dediği Türklere bu düşünceye parelel olarak Osmanlı Padişahları da “Asâkir-i İslâm” (İslâm’ın askerleri) adını vermişlerdi. “Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır, yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir” diyen Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye, “Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk’ın bir kemter kulusun, İstanbul’u aç, gülizâr yap”(Z.Kitapçı, Hz. Peyg. Had, Türkler 2. cilt, s.137) deyip İstanbul’u ve bir Dünya Devleti olmayı-Nizamı alemi hedef göstermişti.
Batı’nın Türk düşmanlığı 1071’de Malazgirtte Bizansı yenip Anadolu’nun kapılarını açmamız 1176 de Miryakefolan- Kumdanlı denen yerde bu günkü Afyon-Dinar ilçesi Çölovasında kazanılan zaferle Anadolu’nun tapusunu cebimize koyduğumuz anda başlamıştır. Bu düşmanlık Osmanlı Gazilerinin 1356 yılında bir sal ile Çanakkale boğazından geçip Rumeli’ye ayak basmalarıyla iyice artmıştır.