Şiâ itikadını taşıyan fırkalar içinde tarih boyunca en tahripkârı bu İsmailiyye fırkası, diğer adı ile Bâtıniler olmuştur. Asya’nın başı dönmüş bu kanlı anarşistleri, fikirde, itikatta, ahlâk ve hayatta fesat çıkartmışlar; İslam âleminde yıllarca süren sükûn ve huzuru bozmuşlardır. Bu anarşistlerin başında Şeyh-i Cebel diye anılan Hasan Sabbah ve onun cennet fedaileri gelmektedir.
Hasan Sabbah, Şia’nın Bâtıniye koluna mensup olup, Şiâ hareketinin gelmiş geçmiş en büyük bozguncularından biridir. Asya’da ilk defa kelimenin tam manası ile anarşizmi o müesseseleştirmiştir. Alamut Kalesi’nde sistematik bir biçimde her türlü terör hareketlerini plânlamış ve tatbik sahasına koymuştur.
Hasan Sabbah, Selçuklu İmparatorluğunun amansız bir düşmanı idi. Maksadı, Selçuklu İmparatorluğu’nu yıkmak, Şia fikriyatının gelişmesine engel olan bu güçlü devleti ortadan kaldırmaktı. Bu gayesini tahakkuk ettirmek için de cennet tasvirlerine uygun bir bahçe inşâ ettirdi ve içinde göz kamaştırıcı köşkler yaptırdı. Bu bahçede ve köşklerde hususî yetiştirilmiş şarkıcılar, cennet hurilerini andırır genç kızlar vardı. Hasan Sabbah’ın adamları değişik muhitlerden, yirmi yaşlarında, cesaretli, atılgan gençleri toplayarak Alamut Kalesi’ne getirirlerdi. Bu gençlere önce cennet ve cennetin zevk ve safâları anlatılırdı. Bilâhare bu gençler Afyon gibi bazı uyuşturucu maddeler ile uyutulur sözde cennet bahçesine indirilirdi. O bahçede uyanan gençler, gözlerini açtıklarında karşılarında muhteşem köşkler, huri misali kızlar, rengârenk çiçekler ve meyve bahçeleri görünce, Hasan Sabbah’ın müjdelediği cennete girdiklerine gerçekten inanırlardı. Günleri zevk u safa ile geçerdi. Bir müddet sonra tekrar uyuşturucu ile uyutulur ve o cennet bahçesinden çıkartılırlardı. Artık bu gençlerin en büyük arzuları, Hasan Sabbah’ın bu cennet bahçesine tekrar girebilmek olurdu. Şeyhü’l-Cebel Hasan Sabbah bu dessas plânı ile birtakım gençleri kendine bağlamış ve onları birer intihar timi hâline getirmişti. Şiâ Şeyhi Hasan Sabah, bir kimseyi öldürtmek istediği zaman, bu gençlerden birisini çağırır,
“Git filân kimseyi öldür. Eğer bu işi başarırsan, seni cennete gönderirim. Eğer ölürsen, meleklerimi gönderir, yine seni cennete aldırırım” derdi. Cennet aşkı ile yanıp tutuşan bu gençler, böylece şeyhin bu emrini mutlak bir teslimiyetle yerine getirir, onun dediği kişiyi ne pahasına olursa olsun öldürürlerdi.
Hasan Sabbah, tam otuz üç yıl, Alamut Kalesi’nde bu kanlı faaliyetlerini sürdürdü. İran Şiîlerinin bu anarşist şebekesi, yüzlerce, binlerce Müslüman’ın kanına girdiler. İçtimaî sükûnu kaçırdılar, terör estirdiler. Selçukluların dünyaca meşhur veziri ve dirayetli bir devlet adamı olan Nizâmülmülk’ü şehit ettiler. Şiilerin yayılmasına mani gördükleri âlim ve fakîhler, Hasan Sabbah’ın fedaileri tarafından katledildiler.
Şiâ Şeyhi Hasan Sabbah’tan sonra, hâlefleri de aynı yoldan yürüdüler. Selçuklu veziri Ebû Nasır, bunlar tarafından katledildi. Hâlife Müsterşid de bu anarşistler tarafından şehid edildi.
Bâtınîlerin tarih boyunca yapmış oldukları tahripler, yalnız masum ve müdafaasız insanları ve özelikle Müslümanları katletmekle kalmamış, bunlar, aynı zamanda nice köy, kasaba ve şehirler basmış, kervanlar yağmalamış, kadınları esir almış, mukaddes beldelerde bile kan dökmekten geri kalmamış, elim katliamlar yapmışlardır. Meselâ, Şia’nın Bâtıniye koluna mensup Cennabi oğlu Ebû Tahir, etrafına topladığı birkaç bin çapulcuyla hicrî 311 yılında hacca gitmekte olan hacıları pusuya düşürerek çoğunu kılıçtan geçirmiş ve mallarını yağmalamıştır. Senelerce etkisini sürdürmüş olan bu karanlık batıl mezhep çok büyük tahribatlar yapmıştır.
Hicrî 317 yılında da aynı çete, yine Hac mevsiminde Arafat’tan Mekke’ye dönen hacılara saldırarak hepsini kılıçtan geçirmiş. Bu toplu katliâmdan kurtulan bir kısım hacılar Kâbe-i Muazzama’ya sığınmışlarsa da bu anarşistler, Kâbe’ye girmiş ve onları da Beytullah’ın içinde şehid etmişler ve bir kısmının cesetlerini zemzem kuyusuna atmışlardır Ebû Tahir adında bir kişi, Kâbe’nin kapısını ve Hacerü’l-Esved’i söküp götürmüş ve böylece Hacer-ül Esved yirmi iki sene bunların elinde kalmıştır. O zamanki Bağdat hükümeti bu gözü dönmüş Şiâ çapulcularından Hacerü’l-Esved’i geri almak için elli bin altın teklif etmiş, ancak onlar, bu teklifi kabul etmemişlerdir. Nihayet Afrika’daki Fâtımîlerin Mehdisinin şiddetli tehdidi üzerine Hacerü’l-Esved’i iade etmek zorunda kalmışlardır.