Osmanlı Devleti millet anlayışına değil, ister Müslüman olsun isterse olmasın devletin tebaası olan bütün fertleri “OSMANLI“ olarak gören bir anlayışa sahipti. Müslüman olmayan unsurların birer birer Osmanlı Devleti’nden ayrılmasından sonra bazı aydınların ve özellikle Abdülhamid’in öncülüğünde “ÜMMET“ esasına yani sadece Müslümanlardan meydana gelen ve adına “İTTİHAD-I İSLÂM-İSLÂM BİRLİĞİ” denen bir düşünce ortaya atıldı. Bu düşünce de özellikle İngilizlerin teşvikleri sonucu bazi Arapların Türk’ü arkadan vurmaları ve diğer Müslüman unsurların da bizi terk etmeleri sonucu geçerliliğini yitirdi. Bu gerçeği Atatürk şu şekilde ifade eder:
“Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle gidermeye çalışmalıyız… Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar, hep milli inançlarına sarılarak, milliyetçilik idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar… Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.”
Aynı konuda GÖKALP, Türkçülüğün Esasları’nda şöyle der:
“Bu milletin yakın bir zamana kadar kendisine mahsus bir adı bile yoktu. Tanzimatçılar ona ‘Sen yalnız Osmanlı’sın. Sakın başka milletlere bakarak sende milli bir ad isteme! Mili bir ad istediğin dakikada Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasına neden olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusuyla ‘Vallahi Türk değilim Osmanlılıktan başka hiçbir içtimai zümreye sahip değilim’ demeye mecbur edilmişti. Boşa’ya karşı bu sözü her gün söyleyen vekillerimiz vardı. Boşa, Osmanlı Meclisinde Yunancılığı ile meşhur bir Osmanlı mebusuydu. Mecliste ‘Osmanlı Bankası kadar ben de Osmanlıyım’ derdi.(GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, 31)
“Halk Fırkası, hükümranlığı millete, yani Türk Milleti’ne verdi. Devletimize Türkiye ve halkımıza TÜRK MİLLETİ adlarını bahşetti. Halbuki Anadolu İnkılabı’na kadar devletimizin, milletimizi hatta dilimizin adları Osmanlı kelimesi idi. Türk kelimesi ağza alınmazdı.. Hiç kimse “Ben Türk’üm“ demeye cesaret edemezdi. Son zamanda Türkçüler böyle bir iddiaya cüret ettikleri için, sarayın ve eski kafalıların nefretini üzerine çektiler. İşte Halk Fırkası’nın annesi olan “Müdafa-i Hukuk Cemiyeti“, Büyük müncimiz olan Gazi Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin irşat ve rehberliğiyle bir taraftan Türkiye’yi düşman istilalarından kurtarırken, diğer taraftan da devletimize, lisanımıza hakiki değerini verdi ve siyasetimizi mutlakıyetin ve unsurlar siyasetinin son izlerinden bile kurtardı. Hatta diyebiliriz ki Müdafai Hukuk Cemiyeti, hiç haberi olmadan, Türkçülüğün siyasi programını tatbik etti. Çünkü hakikat birdir, iki olamaz. Hakikati arayanlar, başka başka yollardan hareket etseler bile, neticede aynı hedefe ulaşırlar. Türkçülükle Halkçılığın nihayet aynı programda birleşmeleri, ikisinin de maksada ve gerçeğe uygun olmasının bir neticesidir. İkisi de tam hakikati buldukları içindir ki, tamamıyla birbirine mutabık kaldılar. Bu aynılığın bir tecellisi şudur ki, bütün Türkçülerin -hiçbir müstesnaları olmamak üzere- Anadolu savaşına katılmaları ve onun en ateşli müdafaacıları olmalarıdır. Türkiye’de Allah’ın kılıcı Halkçıların pençesinde ve Allah’ın kalemi Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem izdivaç ettiler. Bu izdivaçtan bir cemiyet doğdu ki adı Türk Milleti’dir.” (GÖKALP, 183)
“Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey değildir”, “Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin” diyen ATATÜRK’ ün kendi el yazısıyla bir Türklük tanımı vardır:
“Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı YEDİ BİN SENELİK Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu. Sonra onlara alıştı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu. Şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
Böylece Türkçülüğün siyasi ve kültürel programlarını hayata geçirmek Cumhuriyet Halk Fırkasına ve Atatürk’e nasip olmuş Türkçülüğün bilimsel millet anlayışı üzerine bir millet ve devlet inşa edilmiştir.