Muharrem Günay

BİR BATILININ GÖZÜNDEN OSMANLI TÜRKLERİ (2)

Muharrem Günay

Şimdi sıra Du Loir’da… Yıllarca incelediği toplumsal yapımızı bize şöyle anlatıyor:
“Hıristiyan memleketlerinde pek yaygın olan küfürbazlık, öfke ve intikam hissi Türklerde yoktur. Çünkü bunlar içki ve kumarın kışkırttığı alışkanlıklardır. Osmanlılar için içki ve kumar da meçhuldür. Sokaklarında da evlerinde de hiçbir küfür sözü işitilmez. Bunun yüzümüzü kızartacak ve bizi hayrete düşürecek tarafı ise, Osmanlıların yalnız ağızlarında değil, lisanlarında da küfür kelimelerinin bulunmayışıdır. Onlar yalnız ‘Vallâhi’ şeklinde Allah’a yemin ederler” (Bahadıroğlu, 2011, s.17).
Du Loir haklı: Osmanlıların hayreti bile zikirdi. Şimdi olduğu gibi “Vaaaav yaaaa” diye Amerikan kırması çığlıklar atılmazdı. Hayretlerini “Allah Allah”, Fesübhanallah”, “Lailahe İllallah”, “Tövbe estağfurullah” gibi kelimelerle ifade ederlerdi. Sakınmak istediklerinde “Neuzubillah” çeker, her işe “Bismillah” ile başlarlardı. Öfkelenmeleri halinde “Ya sabır” der, haksızlığa uğramaları karşısında “Hasbünallâhü ve ni’mel-vekîl!” diyerek Allah’ı kendilerine “vekil” ederlerdi. Tekke ve zâviyelerin duvarlarında teselli edici levhalar asılıydı: “Bu da geçer ya hû!”, “Vazgeç ya hû!”, “Hoş gör ya hû!” Toplum “yaşamak” ve “yaşatmak” temelinde yücelmişti. Bu yüzden cinayete pek rastlanmazdı. Oysa aynı dönemde düello, (iki kişinin bir birlerini öldürmeleri) Avrupa hükümetleri tarafından “yasal” sayılırdı. Paris sokaklarında ve meydanlarında düello edenlere çok sık rastlanırdı. Hırsızlık, soygun, kapkaç gibi suçlar da meçhul sayılırdı. Bu tür şunları yazıyor: “Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”
Fransız müellif Dr. Brayer de 1830’ların İstanbul’unu şöyle anlatıyor:
“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vak’ası görülür.” Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: “Haksızlık, mürabahacılık, inhisarcılık ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür… Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”
Şimdikinin aksine, eski İstanbul sokakları genel olarak sakindi. Heryer güven içindeydi. Herkes günün her saatinde istediği yere hiçbir endişe duymadan gidebilirdi. İngiliz sefiri Sir James Porter 1740’ların İstanbul’unu şöyle tasvir ediyor:
“Gerek İstanbul’da, gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.” Osmanlı insanı hırsızlık, gasp, kapkaç nedir bilmezdi. İstanbul’daki gasp, kapkaç, hırsızlık, soygun olaylarını gazetelerde okudukça eski halimizi nasıl da özlüyorum bilemezsiniz. “Bu muazzam payitahtta” diyor.
Fransız tarihçi M. A. Ubicini, “dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu’nda ise hırsızlık ve cinayet vak’aları olmadan gün geçmez.” Çevreyi kirletmek ise bir Avrupalı alışkanlığıydı. Osmanlı insanı, “kul hakkı” sayıldığı için yerlere çöp atmaz, ortamı kirletmezdi… Hatta “Ağaçlar zikreder” düşüncesiyle, ağaçları yeşertmeye çalışırlardı. Mesela kurak günlerde ücretle adam tutup sokaktaki ulu çınarları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için saçak altlarına kuş sarayları yaparlardı. Osmanlı insanı asla yere tükürmezdi. Bazı Batılı gözlemciler, sırf yere tükürmedikleri için atalarımızı eleştirmişti: “Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için günümüzün bazı “laikçiler”i gibi yaklaşıyor ve dindarlığı abarttıklarını söylüyor:
“Fakat şunu da itiraf etmeliyim ki, (eski Türkler) bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler.” Osmanlı insanı güzel konuşur, derdini kestirmeden anlatırdı. Sözü gereksiz yere uzatmaz, o zamanın deyişiyle “israf-ı kelam” (kelime israfı) etmezdi. Ayrıca konuşanın sözü asla kesilmezdi. İfadeleri gâyet zarîf ve düzgündü.
Sohbet edenlerin aralarındaki uyumu ve sevgiyi gören Charles MacFarlane, şöyle yazmaktan kendini alamamıştı: “Bu milletin konuşması, bütün diğer milletlere örnek olabilecek kadar güzel ve mükemmel!” (Bahadıroğlu, 2011, s.19-21).
1970’Lİ YILLLARA KADAR AFYONKARAHİSAR
1970’li yıllarda ilimizde hırsızlık, dolandırıcılık ve namussuzluk gibi vakalar neredeyse hiç görülmezdi. Ramazan ayında çocuklar bile oruca saygı bakımından sokakta açıktan yiyip içmezlerdi. Bu günkü Bankalar caddesinde, PTT’nin karşı sırasında genelde yolculara ve oruç tutamayacak kadar özrü bulunanlara hizmet eden bir adet lokanta bulunur; onun da camına perde çekilirdi. Evlerimizin kapıları bu günkü gibi çelikten değildi. Ahşap kapılar herkesin temin edebileceği bu günkü oda kapılarının anahtarları ile kitlenir, bir yere gidildiği zamanda o anahtarlar dış kapının numaratörünün arkasına ya da VC penceresi varsa oraya bırakılırdı. Buna rağmen bir Allah’ın kulu o anahtarı alıp ta kapıyı açmazdı. Mahallelerimizde birlik, dayanışma ve yardımlaşma vardı. Herkes birbirini tanır, ziyaret eder, kadınlar birlikte hamıraşı keser, tarhana yapar, bulgur kaynatır vb. işleri yaparlardı. Velhasıl ilimize tam olarak Türk ve İslam ahlakı hakimdi. Bu güzel hasletler 80’li yıllarla başlayarak maalesef yıkılmaya ve yok olmaya başladı ve bu ahlaki erozyon hem ilimizde hem de Türkiye’de artarak devam etmektedir. Tez elden buna bir çare bulunmalı ve ülkede bir ahlak ve eğitim seferberliği başlatılmalıdır.

Yazarın Diğer Yazıları