Muharrem Günay

'BİZ TÜRKLER HALİS MÜSLÜMANLARIZ BİD'AD NEDİR BİLMEYİZ' DİYEN SULTAN ALPARSLAN

Muharrem Günay

25 yıl sultanlık yapan Tuğrul Bey’in 4 Eylül 1063’te ölümünden sonra çocuğu olmadığı için kardeşi Çağrı Bey’in oğlu aynı zamanda peygamber efendimizin adını taşıyan Muhammed Alparslan Selçuklu tahtına oturtmuştur. Dokuz yıl süren sultanlığı sırasında amcası Tuğrul Bey’in izinden giden Alparslan, devletin güç ve sınırlarını iyice artırmıştır. Cihan Hâkimiyeti ve Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nün takipçisi olan Alparslan kendisini “Dünya Hakanı” olarak hissederdi. Onun hakkında söylenen.
“Hükümdarlar arasında onun kadar İslâmiyet’e cihada bağlı bir kimse yoktu” hükmü çok önemlidir. Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar Alparslan’ın “Adil Sultan” olduğunda müttefiktirler. O’na aynı zamanda “Ebu’l-Feth” (Fetihler Babası) unvanı verilmişti. İyiliği, merhameti ve düşkünlere yardımı ile meşhurdu. O’nun şu sözleri duru ve sağlam imanını gösterir:
‘Biz Türkler halis Müslümanlarız; bid’ad nedir bilmeyiz. Bu sebeple Allah halis Türkleri aziz kıldı.’
Tarihçiler O’nun iyi vasıflarını yazmakla bitiremezler. Mutfağında her gün elli koyun kesilir, fakirler doyurulurdu. Divanında bütün fakir ve yoksulların adları kayıtlıydı. Bunlar muntazaman kendileri için tayin edilmiş olan meblağları alırlar, ihtiyaçlarını giderirlerdi. Ayrıca her Ramazan ayında 15 bin dinar sadaka dağıtırdı. Kesin emirlerle halkın ezilmemesini, verginin adilâne toplanmasını ve taksitle ödenmesini sağlamıştı” (Doğan, M. 1978, s:112).
Alparslan’ın yerine geçen Melikşah’ta aynı yolu takip etmiştir. Sultan Melikşah’ın dönemi Selçukluların en ihtişamlı dönemidir. Zamanın tarihçileri O’nu “Sultan-ül Âlem”, “Sultan-ül A’zam”, “Es-Sultan-ül Muazzam”, “Sultan-ül Âdil” lakaplarıyla anmıştır. “Büyük devlet adamı Nizâm ül-mülk: “Dünyanın efendisi (Melikşah) Afrâsyab (Oğuz Han) neslinden olup dindar, âlimlere saygı, zâhitlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adalet göstermek gibi dünyada kimseye nasip olmayan yüksek vasıflara sahip ve cihana hâkimdir. Bazı halifeler zamanında devlet çok genişlemiş idiyse de yine Haricilerden endişe vardı. Allah’a şükürler olsun ki bu uğurlu zamanda böyle bir kaygı kalmamış ve kimse muhalefet düşünemez olmuştur” der (Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti,1993, s:411)
Melikşah’ın ölümünden sonra yerine geçen Sultan Sancar’da babası Melikşah’ın yolunu takip etmiştir. Sultan Sancar 1133 yılında halifeye gönderdiği bir mektupta: “Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar ve emirler bizim nâib ve memurlarımızdır…” diyerek (Turan, 1969, c.I, s:200) Cihan Hâkimiyeti ve Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nün takipçisi olduğunu belirtmiştir.
Büyük Selçukluların bu dört büyük sultanı hakkında şair Mu’izzi bir kasidesinde:
“Selçuk’un cevheri Nur-u Buhara’ya erişti. Şark ve Garp da bu cevherden nur aldı. İlk hâkimiyet Tuğrul ve Çağrı Beylerle başladı. Onların cihangirliği her ülkeye yetişti. Amcasının tahtına Alparslan oturunca ordusunun coşkunluğu Kayser’in (Bizansın) sarayına ulaştı. Ondan sonra Melikşah padişah olunca göklerden adalet, doğruluk ve iyilik yayıldı. Padişahlık sırası nihayet Sultan Sancar’a geldi” (Turan, 1969. s:201) diyerek Selçuklu Sultanlarını ve hizmetlerini övmüştür.
Selçuklu Türkleri ile ilgili olarak İslâm âlimleri ve tarihçileri bu kanaatleri meydana koyarken, Kaşgarlı Mahmud da Türklerin “Allah’ın askeri” ve “Cihanın hâkimi” olduğunu söylüyor ve şöyle diyordu:
“Allah onlara Türk adını verdi; kendilerini yeryüzü hükümdarı ve devrin hakanları yaptı; herkese üstün kıldı. Onları hakla teyid ve kendilerine sığınanları taziz eyledi. Buharalı ve Nişâpurlu iki âlimin senetleri ile bildirdiklerine göre; Oğuz Türklerinin zuhurundan ve kıyâmet gününden bahseden Hazreti Peygamber: “Türk dilini öğreniniz, zira onların hâkimiyetleri çok uzun sürecektir” buyurmuştur. Bu rivayet doğru ise din, değilse akıl Türkçe’nin öğretilmesini emreder” düşünceleri ile kuruluşuna şahit olduğu Selçuklu imparatorluğunun şuûrunu taşıyor ve bu münasebetle yazdığı lügatin (Divan-ü Lügaatit-Türk’ün) ehemmiyetini meydana koyuyordu ”(Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 1993, s:414).
“Sultan Sancar zamanında Merv’de doğan Fahreddin Mübarek–Şah, Türklerin hâkimiyetlerini ve dağılış sahalarını düşünerek, Çin’den Rum ülkelerine, şimâlin buzlu bölgelerinden Hindistan’a kadar uzanan bütün memleketleri “TÜRKİSTAN” hudutları içine almakta ve yeryüzünde Türkistan kadar büyük bir ülkenin bulunmadığını söylemekte ve bunu Türklerin üstünlüklerinden biri olarak göstermektedir”(Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti,1993, s: 414).
Yakut da Mu’cem ul –buldan adlı eserinde dünyanın meskûn dört kısmından birinin Türk ülkesi (Arz üt-Türk) olduğunu, Hindistan’dan Rum hudutlarına kadar uzandığını söyler. Mübârek-şâh Türklerin meziyetlerini sayarken her millet arasında Müslüman olduktan sonra irtidat eden (dinden dönen) bulunduğu halde Türklerin müstesna olduğunu yazar. Zîra Türkler İslâmiyete öyle bağlanmışlardır ki onlardan bir kimsenin ailesini ve memleketini hatırlayarak bu dinden döndüğünün görülmediğini, her millet mensubu, kendi memleketinden ayrıldığı vakit, zelil düştüğünü, hâlbuki bunun aksine Türkler, İslâm memleketlerine gelince kadir ve kıymetlerinin, kumandan ve emir (hükümdar) olduklarını söyler ve böylece hizmetlerinde menşei köle olan Gazne ve Hindistan sultanlarının durumunu izah eder. Müellif, Türklerin bu meziyetleri dolayısıyla de efsânevî Türk Pâdişahı Afrasyab’a (Oğuz Han’a) atfolunan: “Türk denizdeki bir sedefe benzer; orada (denizde, yani kendi kavmi arasında) iken kadri (kıymeti) bilinmez, lâkin denizden çıktıktan sonra pâdişahların tâcı ve gelinlerin süsü olur” sözünü nakleder.
Kâşgarlı Mahmud gibi o da tabii Kur’an dili olan “Arapçadan sonra Türkçeden daha iyi ve heybetli bir dil yoktur. Eski zamanlardan beri emir ve kumandanların çoğu Türk olduğu ve devlet, nimet, altın, gümüş de ellerinde bulunduğu, büyükler, asiller ve bütün halk onların hizmetinde ve Türklerin devleti sayesinde mesud ve hürmetkâr olduğu için bu gün insanlar eskisinden fazla Türk diline rağbet etmektedir” mütalaâsını beyân eder. Rubruck ve Marko Polo gibi Avrupalı seyyahlar da Anadolu’ya Türkiye ve Balkanlardan ve Tuna havzasından Cenûbi (Güney) Rusya’dan Çin hudutlarına kadar uzanan geniş Asya ülkelerini “Büyük Türkiye” (Magna Turkia) adıyla zikrederken Kaşgârlı ve Mübârek Şâh gibi bir realiteyi ifade ederler. Kaşgarlı Mahmud gibi Fahreddin Mübarek şah’ta Kur’an dili olan “Arapça’dan sonra Türkçe’den daha iyi ve daha heybetli bir dil yoktur. Eski zamanlardan beri emir ve kumandanların çoğu Türk olduğu ve devlet, nimet, altun, gümüş de ellerinde bulunduğu, büyükler, asiller ve bütün halk onların hizmetinde ve Türklerin devleti sayesinde mesut ve hürmetkâr olduğu için bugün insanlar eskisinden fazla Türk diline rağbet etmektedir” görüşünü ileri sürmektedir (Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 1993, s.415).
Rubruck ve Makro Polo gibi Avrupalı seyyahlar da Anadolu’ya Türkiye ve Balkanlardan ve Tuna havzasından Cenûbi Rusya’dan Çin hudutlarına kadar uzayan geniş Asya ülkelerini “Büyük Türkiye” (Magna Turkia) adiyle zikrederken Kaşgarlı ve Mübarek-Şah gibi bir realiteyi ifade ederler.”(Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti,1993, s:415)

Yazarın Diğer Yazıları