Muharrem Günay

DEVLETİN TEMEL UNSURU MİLLETTİR -11-

Muharrem Günay

11 Mart 2011 Cuma 02:00:00
  Türkler Müslüman olduktan sonra da İslam’dan önceki devlet ve hakimiyet geleneklerini devam ettirdiler.
Türkler, İslâm öncesi telakkilerinden olan “Kut” a da İslâmi bir anlam vermişler, onu Allah’ın takdiri veya nasibi olarak yorumlamışlardır. İslâm inancında Allah kadir-i mutlaktır, her şey O’nun tasarrufuna bağlıdır. Ancak bir insan nasibinde varsa devlet başkanı olabilir.. Eski Türk devlet geleneğinde hükümranlık Oğuz Han soyuna ait olduğundan, bütün Türk hanedanları kendilerini o soydan kabul ederler, halk da hanedanın o soydan geldiğine inanırdı. İslâm öncesinde devlet başkanlığında “kut” bu soyda tecelli ettiği gibi ;İslâm döneminde de bu hanedan telakkisine sadık kalmışlardır. Nitekim büyük bir fatih olan Timur, Oğuz Han soyundan gelmediği için han veya sultan unvanını alamamış emir olarak kalmıştır. (M.Niyazi:51)
Cihan Devleti “Osmanlı imparatorluğunun kurucusu Osman Gazi, Karacahisar’ı aldığı zaman Müslüman Türk halkı oraya yerleşirken, Türk-İslâm müesseselerini de kurmak istediler. Bir kaç kiliseyi camiye çevirdiler, sonra şehre bir kadı tayin edilmesini ve cuma namazı kılınmasını (hutbe okunmasını) istediler.. Osman Gazi kayınpderi Şeyh Edebalı’ya ve Tursun Fakı’ya “istediğiniz gibi yapın” dedi. Onlar da “Sultandan izin almak lazımdır” dediler. Gerçekten kadıyı sultanın tayin etmesi ve hutbenin de sultan adına okunması gerekiyordu. Çünkü Osman Gazi’nin beyliği Konya Sultanlığı’na bağlı idi. Osman Gazi bunun üzerine şöyle dedi: «Ben bu şehri kendi kılıcım ile aldım. Bunda Sultanın ne dahli var ki ondan izin alam. Ona sultanlık veren Allah bana dahi gaza ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancağ ise, ben de sancak götürüp, kafirle savaştım. Eğer O Selçuk oğluyum derse ben de “Gök Alp oğluyum derim. » (E. Güngör, Tarihte Türkler: 184)
Osman Gazi, bu sözleri ile hem hanlığı Allah’ tan aldığını, hem de Oğuz Han soyundan geldiğini ifade etmektedir.
İslâm’dan önceki devirlerde Türk hakanları “Tanrı Kut”, “İdi Kut” gibi unvanları nasıl kullanmış iseler, İslami devirlerde de Osmanlı padişahları “Zillullahi fi’l – alem” (yer yüzünde Allah’ın gölgesi) sıfatlarını taşıyorlardı. Yine Selçuklu Sultanları «Cihan Padişahı » olarak kabul ediliyorlardı. Cihan hakimiyetinin Türklere Allah tarafından verildiğine inanan bütün Türk hakanları gibi Yavuz Sultan Selim de “Dünya bir padişah için küçüktür” düşüncesinde idi. İstanbul’un fethinden bir kaç yıl sonra 1456’da 26 yaşında iken Avrupa hakkında bilgi edinmeye çalışan Fatih: “Dünyada tek bir devletin, tek bir iman, tek bir hükümdarın tek bir başkentin olması ve İstanbul’un da birleşmiş bir dünyanın başkenti olmasının gereğini ” söylüyordu.(O. Turan TCHM-2: 65)
Fatih kendisinin hükümdarlığının “Allah tarafından teyid edilmiş” olduğunu söyler; “Müslümanların rehberi, gazi ve mücahitlerin efendisi, Rabbülalemin’in teyidi ile müeyyed, saltanat ve hilafet semasının, dünya ve dinin güneşi, Ebu’l- feth Sultan Muhammed Han ” unvanını kullanırdı. (O.TURAN TCHM.2 : 60)
Selçuklu Sultanı Sancar da :
“-Allah bu dünyayı bizim hakimiyetimize vermiş ve bize emanet etmiştir; Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır” inancını taşıyordu. (O.Turan TCHM.1: 195)
Selçuklu ve Osmanlı sultanlarındaki bu inanç ve düşünceler eski Türk Hakimiyet felsefesinin İslâmi bir hüviyet kazanarak devamından başka bir şey değildi. Gerek İslâmi devirlerden önceki, gerekse İslâmi devirlerdeki Türk sultanları hakimiyet hakkını Cenab-ı Hakk’tan aldıklarına ve cihanın idaresi ile görevlendirildiklerine inanırlardı.
Hükümdarlar törenle unvan alır ve tahta çıkarlardı. Törenlere ve kurultaylara hakanların “Katun-Hatun” denen eşleri de katılırdı. Katun unvanı Hunlar zamanından beri mevcud olup, en eski ve köklü bir Türkçe sözcüktür. Hatunlar ayrıca elçileri de kabul ederlerdi. Hatunların gelecek hakanların anneleri olması sebebi ile ilk eş ve Türk olmalarına dikkat edilirdi. Türk olmayan eşlerden doğan prensler töreye göre hakan olamazlardı. Genelde en büyük evlat hakan olurdu. Veliaht durumda olanlar küçük yaşta iseler onların yerine amcalarının tahta geçmesi töreye uygundu.
Eski Türklerde hakanlık Oğuz Han soyuna Açına-Aşına Oğulları’na aitti. Zaman zaman halk kitlesi Karabudun’dan hakan olanlar da olurdu. Bu hakanlara “Kara Han” denilirdi. Hakanlar tarafından evlatlık olarak alınan çocuklar “Tutunç Oğullar” da hakan olabilirdi.
Eski Türklere göre devletsiz ve hakansız kalmak büyük bir felaketti. Bu durum Göktürk kitabelerinden Tonyukuk anıtında şöyle anlatılır : “Ben hakim Tonyukuk Çin’de dünyaya geldim. O zaman Türk milleti Çin’e tabi idi. O vakit Tanrı şöyle demişti : Sana bir hakan vermiştim; Fakat sen onu bırakıp, hüküm altına girdin. Bu sebeple Tanrı onları ölüm ile cezalandırdı. Türk milleti perişan olmuş ve birleşik Türk yurdunda toplu halk kalmamıştı.”
Elli yıl süre ile (630- 681) Çin esaretinde kalan Türk milleti ise şöyle diyordu : “Ben devleti olan (illi) bir millet idim. Şimdi devletim nerede ve ben kimin için kazanayım, çalışayım? Ben kağanı olan bir millet idim; Şimdi kağanım nerede?”
Hakanlar, devletin millet için var olduğunun ve var olması gerektiğinin bilincinde idiler. Kitabelerden öğrendiğimize göre ; Hükümdarlar “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye Tanrı tarafından tahta çıkartıldığını” kabul ederlerdi. “Türk milleti yok olmasın diye Tanrı bizi tahta çıkardı…” “Türk milletinin adı ve ünü yok olmasın diye: Babam kağanı, annem hatunu (yukarı) götürmüş Tanrı!” derlerdi. Buradan anladığımıza göre Yüce Tanrı hakanları değil Türk milletini düşünürdü. Bunun yanında halk ta devlet sahibi olmanın önemini biliyordu. Halka göre en büyük felaket devletsiz kalmaktı. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” atasözü bu düşüncenin ürünüdür.

Yazarın Diğer Yazıları