Muharrem Günay

DÜNDEN BU GÜNE AFYONKARAHİSARLI KADINANALAR (I)

Muharrem Günay

Anadolu Selçuklu Sultanlarından III. Alâeddin Keykubat’ın Moğol Prensesi ile evliliğinden olma üç kızı vardır. Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Sultan. Afyonkarahisar’da “Kadınana” veya “Kadınanalar” adıyla bilinen bu efsâne kadınlar, babalarının ölümünden sonra Selçuklu başkenti Konya’dan kaçarak Afyonkarahisar’a yerleşmiş ve burada çok hayırlı ve yararlı hizmetlere imza atarak Türk tarihinin örnek kadın şahsiyetleri arasında yer almışlardır.

Ne yazık ki Kadınanalar hakkında arşiv kayıtlarındaki bilgiler son derece sınırlı olup, haklarında yazılan kitaplar, yazılar arasında da bazı tutarsızlıklar vardır. Ayrıca yazılan kitaplarda Kadınanalardan daha çok Afyonkarahisar’daki sulara, suyollarına, mezar, köprü ve çeşme mimarisi gibi bilgilere ve halk arasında Kadınana Suyu olarak bilinen suyun daha sonraki yıllardaki geçirdiği evrelere, şirkete dönüşmesine ve şehre dağıtımına yer verilmiştir. Elbette yazılanlarda Kadınanalarımız ile özdeşleşen Kadına suyundan ve onun serencamından söz etmek de yerindedir. Ama bizim asıl konumuz, sadece Kadına suyu ve ya Kadınanaların yapmış olduğu yol, köprü, mezarlık hizmetleri anlatmak değildir. Çünkü Kadınanalarımız ilimizde sadece bu hizmetleri yapmakta kalmayıp, Selçuklu sarayında edinmiş oldukları yüksek bilgi, görgü ve Selçuklu kültür ve medeniyetini Afyonkarahisar’a taşıyıp sadece yaşadıklara zaman için değil gelecek yüzyıllar açısından da Türk kadınlarına ve Türk kızlarına örnek olmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, hayırlı işlerde başkalarına örnek olanları övmüş “Önden gidenler (Hayırlı işlerde başkalarına örnek olanlar) mükâfatta da önden gidecek (cennete ilk önce onlar girecek) lerdir” (Vakıa 56/10) buyurmuştur.

Afyonkarahisar’da “kadın ve kadına” kavramı bir cinsiyeti temsil etmeden öte, aile hayatıyla, iş hayatıyla, edebi, terbiyesi, görgüsü, bilgisi ve yapmış olduğu hayırlı işlerle topluma örnek olmuş kadın şahsiyetlere verilen genel bir addır.

Bizim asıl amacımız; 1300’lü yıllarda ilimizde yaşamış ve yüce kitabımızın ifadesiyle “önden gitmiş” bu örnek şahsiyetleri ve yaptıkları hayırlı işleri gelecek nesillere tanıtmak ve günümüzde de önden giden ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışan yeni kadınanalar yetişmesine vesile olmaktır.

Çalışmamızda Kadınaları Afyonkarahisar’a ikamete mecbur eden sebepleri ve bu sebeplerin başında yer alan Türk ve İslam coğrafyasında “baş üstünde baş, taş üstünde taş bırakmayan” Moğollar hakkında da bilgi verilecektir.

Mâdem ki konumuz kadındır, Kadınanalardır, o zaman İslam dini’nin kadına verdiği önemle ve Türk kültüründe ve Türk tarihinde kandının yeri ve önemi ile konumuza başlayalım.

Bismillahirrahmanirrahim: Rahman ve Rahim Allah Adıyla…

A- III. ALÂEDDİN KEYKUBAD’IN TAHTA ÇIKMASI VE MOĞOL PRENSESİ İLE EVLENMESİ

Malazgirt zaferinden sonra, Anadolu’nun kapıları açılmış ve Türkler akın akın Anadolu’ya gelmeye başlamışlardı.  Tarihte Anadolu Selçuklu devleti ve Türkiye Selçukluları adıyla bilinen devlet bu Türk akınlarından sonra kurulmuştur. Bu devletin kurucusu olan Süleyman Şah, Kutalmış’ın oğludur.

Alpaslan’a karşı girişmiş olduğu saltanat mücadelesinde Kutalmış 1064 yılında mağlup ve maktul düşünce oğulları Anadolu’ya Bizans hududuna sürgün edildi. “Alpaslan’ın ölümünde, Selçuk Bey’in torunlarından Kutalmış Oğlu Süleyman Bey taht üzerinde hak iddia etmeye kalktı. Bağdat Halifesi iki tarafa da, “Kan ve din kardeşlerisiniz; birbirinizin kanını akıtacağınıza, birleşip Rumlara karşı savaşın” önerisinde bulundu. Bu kabul edilerek Melik şah Batı’da alınacak yerlerin valiliğini Süleyman Beğ’e verdi. O da ertesi yıl 100.000 kişiden oluşan aşiretlerle yola çıkıp Marmara’ya kadar Anadolu’yu aldı”(Erer, R. 1993, s.18).  Anadolu’ya geçen Süleyman Şah 1075’te İznik’i fethedip kendisine payitaht yaptı. Böylece Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuş oldu (Çeçen, 1986, s, 173)

Doğu Moğolistan’da 1206 yılında göçebe boyları bir araya getiren Timuçin (Cengiz Han) liderliğinde güçlü bir siyasî teşekkül olarak tarih sahnesine çıkan Moğollar, Çin üzerinde hâkimiyet kurduktan sonra batıya yönelerek Merv ve Nişabur gibi İslam dünyasının önemli şehirlerini ele geçirmeyi başardılar. Batı yönündeki ilerlemelerini sürdüren Moğollar öncelikle Harizmşahlar ile müca¬deleye koyularak üstünlük sağladıktan sonra Harizmşah Celaleddin’i Amid önlerinde yenerek Anadolu Selçuklu Devleti ile sınır komşusu oldular. Bu ta¬rihten sonra Anadolu’daki dâhili gelişmeleri yakından takip etmeye başlayan Moğollar Selçuklu ordusunun 1240 yılında Babailer isyanının bastırılması es¬nasındaki zayıflığını gördükten sonra şartların oluştuğunu düşünerek 1243 yılında Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i mağlup edip Anadolu’ya hâkim oldular (Tokuş, 2017, s. 177-178).

Babailer İsyanı 1339’da pek çok siyasî, ekonomik ve dinî etkenin bir araya gelmesiyle, öncülüğünü Baba İlyas ve halifesi Baba İshak’ın yap tığı, göçebe ve yarı göçebe Türkmenlerin Anadolu Selçuklu yönetimine karşı giriştiği harekettir. Amasya ve Tokat bölgesinde organize edilen ve devletin temelini sarsan Babaîler isyanının en önemli neticesi, Anadolu’nun Moğol istilasına maruz kalmasına zemin hazırlaması olmuştur. Nihayetinde Türk tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olan Kösedağ yenilgisi alınmıştır. (Bayram 2003: 18-19’dan aktaran: Kartal, 2008, s.95-168)

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında Malazgirt ve Miryakefalon zaferlerinden sonra Orta Asya’da görülen Moğol istilası ve baskısının da etkileri olmuştur. Tarihin en şiddetli istilalarından birisi olan Moğol istilası, İslâm dünyası, Orta Asya Türklüğü ve medeniyeti için çok ağır sonuçlar doğurmasına rağmen, Anadolu’nun kesin olarak Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından olumlu sonuçlar doğurmuştur.

Moğollar’ın Orta Asya Türklüğü ve medeniyetini ve Abbâsi İslâm hilafetini tahrip ettiği bir dönemde bütün dünyayı kendi vatanları olarak gören Oğuz Boyları ilâhi bir takdir gereği Batı’ya doğru akıyor ve akın akın Anadolu’ya yığılıyorlardı. Özellikle bu akınlar ve Selçuklu’nun Türk nüfusunu Bizans’a yakın yerlere yerleştirmek siyaseti uçlardaki Türk nüfusunu yoğunlaştırıyordu. Anadolu’ya akın akın gelen bu Türk boylarının geliş sebeplerini sadece Moğol zulümden kaçmak şeklinde açıklamak Türk’ün tarihî vatan anlayışına ve tarihi Türk devlet felsefesine uymayan bir anlayıştır. Çünkü eski Türkler “Gökyüzü çadır, güneş bayrak” anlayışıyla bütün dünyayı kendi vatanları olarak kabul ediyorlardı. Bütün dünyayı kendi vatanları olarak gören ve dünyanın idaresi ile Allah tarafından görevlendirildiğine inanan bir milletin dünyanın çeşitli yer ve yönlerine yayılmasını ve dünya üzerinde sayısız devletler kurmuş olmasını çok doğal bir olay olarak kabul etmek gerekir. Nitekim Selçuklu’yu ve Osmanlı’yı kuran Oğuz boylarından önce de Hunlar, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler, Kumanlar, Uzlar/Oğuzlar da hep batıya akmışlar ve Avrupa’da büyük devletler kurmuşlardır.

Anadolu’ya gelen bu Türkmenler burada da Selçuklu-İlhanlı devletinin tazyikiyle uçlarda yığılıyor ve buralardaki göçebe kesafetini artırarak Bizans topraklarını fethe başlıyorlardı. Nitekim henüz İznik Rum devletinin İstanbul’a naklinden (1261) önce Denizli bölgesinde 200.000, Kastomonu havalisinde 100.000 ve Kütahya- (Afyon) Karahisar arasında da 30.000 çadır, yâni takriben üç milyon göçebe Türkmen bulunduğuna dair haberler yalnız Batı Anadolu uçlarında ne kadar bir nüfusun yığıldığını gösterir. Bir Bizans müellifi: “Moğollar tarafından püskürtülen Türkmenler vilayetleri işgal ediyor ve Rumları sıkıştırıyorlardı. Onlar Moğollar önünden nasıl kadın gibi kaçıyorlarsa Rumlara karşı da kendilerini öyle erkekçe gösteriyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onların felaketine değil saadetine sebep oluyor; kitleler halinde Paplagonia (Çankırı ve Kastamonu havalisi) dan ve Pamphylia (Antalya vilayeti) dan akıp geliyor ve Bizans arazisini yağma ediyorlardı” ifadesiyle bu göçleri güzelce tasvir eder. Başka bir kronik de Bizans’ın nasıl bir çöküntü halinde bulunduğunu ve bu akınların ne şekilde ilerlediğini belirtir: “Menderes havzası yalnız halkları değil hücrelerine yerleşmiş râhipleri tarafından da terk edilerek ıssızlaştırıldı… Türkler zaferlerinin yemişlerini toplayarak müdafaasız yerleri istila ediyorlardı. O zaman bütün köylülerin, acınacak bir durumda, İzmit’e kaçtığı görülüyordu. Bu izdiham içinde anasını, babasını, karısını-kocasını ve çocuklarını kaybedip ağlamayan kimse yoktu… İstila İznik ve Bursa kapılarına kadar ilerledi”(Turan, 1993,  s. 304).

Moğolların Anadolu’yu işgal etmeleri 1243 yılında Bâycû Noyan komutasındaki Moğol ordusunun Selçuklu ordusunu Kösedağ savaşında bozguna uğratmasıyla gerçekleşti. Artık bu tarihten itibaren Moğollar, Selçuklu tahtına istediği Selçuklu Şehzadesini çıkarmış, istediklerini tahttan indirmişleridir.

Moğollar Anadolu’da takriben şimdiki Zonguldak -Bolu -Eskişehir – Kütahya -Afyon -Beyşehir – Larende – Mersin hattının doğusundaki illerde hüküm sürmüşlerdir.  1335’te son İlhanlı Hanı Ebû Saʽîd Bahâdır Han’ın vefatı ile Anadolu’da İlhanlı hâkimiyeti son bulmuştur (Dalkesen, N. 2017, s.303).

İşte Selçuklu saltanatının şehzadeler arasında sık sık el değiştirdiği bir dönemde; III. Alâeddin Keykubad, II. Gıyaseddin Mesud’un Moğollar tarafından tahttan indirilmesinden sonra 2 Muharrem 698/m. 10 Ekim 1298 günü Konya’ya gelmiş ve 5 Muharrem 698/m. 13 Ekim 1298 günü Selçuklu tahtına çıkmıştır (Erdeğer, 2020, s.96).

III. Alaâddin Keykubat, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’ye beylik veren ve beylik ve sultanlık alâmetleri olan, sancak, davul, tuğ, tabl gibi alâmetleri gönderen Selçuklu Sultanıdır. “Müneccimbaşı Tarihi” adlı eserin yazarı Müneccimbaşı Ahmed Dede’nin verdiği bilgilere göre:

“Anadolu Selçuklu Devleti Moğol istilası neticesinde zayıflayıp, memleketleri de harap olunca, Moğollara tabi olmak istemeyenler, Osman Gazi’nin etrafında toplandılar. Çünkü o sıralarda Osman Gazi, celâdeti, cömertliği ve yiğitliğiyle ün salmıştı. 696 (1296-1297) tarihinde Gazan Han tarafından Memalik-i Rum saltanatı, Alâeddin Keykubadü’s-Sani İbni Feramurz bin Keyhüsrev’e (III: Alâeddin Keykubat’a) tevcih olundu. (verildi.) Sultan Alâeddin, Osman Gazi’nin, diğer uç beyleri gibi, kendi ülkesine taarruz etmeyip küffâr ile gazâ ve cihadla meşgul olduğunu işitti. Bundan memnun olup, 699 (1299/1300) tarihinde Osman Gazi’yi, bütün uç beyleri üzerine melikü’l-ümera tayin etti, tabl, alem ve nakkare gönderdi” (Müneccimbaşı Ahmed Dede, tarihsiz, c.1, s, 59, Tercüman 1001 Temel Eser).

III. Alâeddin Keykubat’ı Selçuklu Sultanı olarak atayan Gazan Han İlhanlı tahtına 03 Kasım 1295 yılında oturdu. Gazan Han’ın tahta oturmadan önce İslam dinini seçerek Müslüman olduğu bilinmektedir. Abdülkadir Yuvalı’nı verdiği bilgilere göre Gazan Han:

29 Rebîülâhir 671’de (23 Kasım 1272) Âbeskûn’da doğdu. İlhanlı Hükümdarı Argun Han’ın oğludur. Çocukluğunu dedesi Abaka Han’ın yanında geçiren Gāzân Han, Abaka Han’ın eşi Despina Hatun’un etkisinde kalarak Hıristiyanlığa ilgi duymaya başlamışsa da dedesi ve babasının Budist olmasından dolayı gençlik yıllarında bu inancı benimsedi. Babası Argun’un İlhanlı tahtına çıkması (1284) üzerine Horasan, Mâzenderan ve Rey valiliğine getirildi ve bu görevini on yıl başarıyla yürüttü. Argun Han’dan sonra tahta çıkan Geyhatu Han’a karşı saltanat iddiasında bulunan Baydu İlhanlı tahtını ele geçirdi, ancak Gāzân Han Baydu’nun hükümdarlığını tanımadı.

Gāzân Han, kumandanlarından halasının kocası Nevruz Bey’in teşvikiyle Elburz’da Lâr vadisinde müslüman oldu ve Mahmud adını aldı (19 Haziran 1295). Kendisiyle birlikte yaklaşık 100.000 Moğol askeri de müslüman oldu. Bu sırada yirmi üç yaşında olan Gāzân Han’ın İslâmiyet’i kabul etmesinde Şeyh Sa‘deddin İbrahim b. Sa‘deddin Hammûye el-Cüveynî’nin de önemli rol oynadığı bilinmektedir. Gāzân Han, Nevruz Bey başta olmak üzere İlhanlı devlet adamlarının kendisini desteklemeleri sonucunda Baydu’nun saltanat mücadelesini kaybetmesi üzerine ileri gelen devlet ve din adamları tarafından Tebriz’de törenle karşılandı (23 Zilkade 694 / 4 Ekim 1295). Daha sonra Karabağ’a gitti ve burada yapılan cülûs merasimiyle İlhanlı tahtına geçti (3 Kasım 1295). Bazı tarihçiler, İslâmiyet’i devletin resmî dini olarak kabul eden ve Moğollar arasında yayılmasını sağlayan Gāzân Mahmud Han’ın, Baydu ile mücadelesinde Müslümanları kendi etrafında toplamak ve siyasî çıkar sağlamak amacıyla bu dini benimsediğini iddia ederlerse de Reşîdüddin onun samimi bir mümin olduğunu söyler. Gāzân Han Müslüman olduktan sonra Budist heykellerinin yıkılmasını emretti. Budistleri İslâm’a girmeye zorladı, Hıristiyan ve Yahudilerin sokağa özel kıyafetlerini giyerek çıkmalarını istedi. Onun Müslüman olmasıyla birlikte hükümdar ve diğer devlet adamlarıyla reâyâ arasındaki dinî ihtilâflar sona erdi. Müslüman halk baskı ve sıkıntılardan, ağır vergilerden kurtuldu. Gayri Müslimlerden düzenli olarak cizye alındı. Moğollar yağmacılık ve katliamdan, yakıp yıkmaktan vazgeçip huzur ve sükûn içinde yaşamaya başladılar.

Gāzân Han’ın iktidara gelmesi, Argun Han’ın ölümünden sonra ortaya çıkan siyasî kargaşayı sona erdirdi. Merkezî otoriteyi güçlendirmek suretiyle ülkede huzur ve emniyeti sağlayan Gāzân Han, bu konuda önüne çıkan engelleri aşmak için zaman zaman sert tedbirler almaktan da çekinmedi. Otoritesine engel gördüğü sivilleri ve askerî erkânı, hatta hânedan üyelerini bile idam ettirdi. Haklı haksız birçok insan, bu arada Nevruz Bey ile Vezir Hâce Sadreddin el-Hâlidî de hayatını kaybetti.

İlhanlı tahtında Müslüman bir hükümdarın bulunmasına rağmen Anadolu’daki Moğol idaresinde bir değişme ve düzelme olmadı. Anadolu’daki İlhanlı valileri çeşitli bahanelerle Tebriz’e karşı isyan ettiler. 1296 yılında Moğol tümeninin kumandanı Tuğaçar’ın isyanını, ertesi yıl Moğol orduları başkumandanlığının kendisine verilmemesini protesto eden Baltu’nun, 1299 yılında da Baycu Noyan’ın torunu Sülemiş’in isyanları takip etti. Bu isyanlar Anadolu’nun perişan olmasına, halkın daha fazla ezilmesine sebep oldu.

Gāzân Mahmud Han, Memlükler’in içinde bulunduğu karışıklık ve saltanat mücadelesini fırsat bilerek atalarının Memlükler karşısında uğradığı yenilgilerin öcünü almaya teşebbüs etti. Memlükler’in Gāzân Han’a muhalif Moğol kumandanlarını himaye etmeleri de onun intikam duygularını kamçıladı. Suriye ve Mısır’ı topraklarına katmak için büyük bir ordu ile yola çıkan Gāzân Han Bağdat’a vardığında Anadolu genel valisi Sülemiş’in isyan ettiğini öğrendi; Suriye seferinden vazgeçerek kuvvetlerini bu âsi vali üzerine gönderdi. Ancak Sülemiş’in Mardin’i yağmalaması Gāzân Han’ın yeni bir Suriye seferine çıkmasına sebep oldu. Bu haber Kahire’ye ulaşınca Memlük Sultanı el-Melikü’n-Nâsır Muhammed b. Kalavun 1299 Eylülünde Mısır’dan hareket etti. Hama-Humus arasındaki Vâdilhâzindâr’da meydana gelen savaşı kazanan Moğol ordusu (22 Aralık 1299) ileri harekâta devam ederek Dımaşk’a girdi. Gāzân Han sonbaharda tekrar dönmek üzere Suriye’den ayrıldı (Yuvalı, TDVİA, c, 13, s.429).

Sülemiş’in çıkarmış olduğu bu isyan Anadolu’nun daha da perişan olmasına ve halkın zor duruma düşmesine neden olmuştur. Selçuklu tahtına oturan III. Alâeddin Keykubat, bu isyan sırasında İsyancıların karşısında yer almış ve Gazan Han’a sadakatten ayrılmamıştır. Onun bu sadakati hem tahtta kalmasında hem de Moğol Prensesi ile evlendirilerek ödüllendirilmesinde etkili olmuştur.

Sülemiş’in isyanını ve ardından gelişen olaylar Melek Göksu Erdeğer şöyle aktarmaktadır:

İlhanlı kaanı Gazan Han tarafından Selçuklu tahtına otuırtulan, III. Alâeddin Keykubad’ın saltanatının ilk günleri sıkıntılı başlamış ve sıkıntılı devam etmiştir. Tahta çıkmasından yaklaşık 5 ay sonra büyük bir isyan hareketinin içinde kalmıştır. İlhanlı hükümdarı Gāzân Han’a isyan sırası Anadolu’daki Moğol emirlerinden Sülemiş Noyan’a gelmişti. Baycu Noyan’ın torunu Sülemiş Noyan, kendinden önce isyan eden Baltu Noyan’dan daha geniş çaplı bir isyan çıkardı.  Çıkan her isyanı bastırmak için Anadolu’ya gelen Moğol orduları Türkiye Selçuklularının yıkılışını daha da hızlandırmıştır. III. Alâeddin Keykubad’ın bu isyan hareketine katıldığına dair hiçbir belge bulunmamaktadır. Tam tersi Aksarayî onun Sülemiş Noyan’dan uzak durduğunu hatta Sivas’a sığındığını yazmıştır.  III. Alâeddin Keykubad, muhtemelen II. Gıyâseddin Mesud’un neden tahtan indirildiğini bildiği için bu isyana destek vermemiştir. İsyandan sonra Gāzân Han’ın III. Alâeddin Keykubad’a karşı olumlu tutumu onun isyana katılmadığının en açık göstergesidir. Anadolu’daki casusları vasıtasıyla her bilgiye ulaşan Gāzân Han, III. Alâeddin Keykubad’ı tahtında bırakmıştır. (Erdeğer, 2020, s. 103)

Gāzân Han, Suriye seferini tamamlayıp Diyarbakır ve Musul tarafına yöneldiği zaman Sultan III. Alâeddin Keykubad da onun huzuruna çıkmak için Anadolu’dan ayrıldı. Amacı Moğol Noyanı Sülemiş’in çıkardığı isyanın olumsuz izlerini silmek ve Gāzân Han’a bağlılığını iletmekti. Rebia/Rabia diyarında Gāzân Han’ın huzuruna kabul edildi (Mart-Nisan 1300). Bu görüşme esnasında Gāzân Han tarafından güzel ağırlandı ve uzun müddet misafir edildi. İlhanlı hanı onun kendisini karşılamasını, bir tür ikbal ve vefakârlık gösterisi olarak kabul etti. Bu yüzden III. Alâeddin Keykubad’a izzet ve ikramda bulundu. Yeniden bir yarlıg düzenleyerek III. Alâeddin Keykubad’ı tekrar Diyar-ı Rum’un sultanı olarak atadı. Erzurum sınırından Antalya sahiline; Diyarbakır hududundan Sinop sahiline kadar olan yerleri ona bıraktı.

III. Alâeddin Keykubad bu kabul esnasında hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaştı. Gāzân Han, III. Alâeddin Keykubad’ı İlhanlı hanedanına damat yaptı. Hülagu Han’ın oğlu Hülacu’nun kızıyla III. Alâeddin Keykubad’ı evlendirdi. Bu evlilik Selçuklu sultanı için güç, saygı ve itibar demekti (Erdeğer, 2020, s.103).

1300 yılının Mart-Nisan aylarında gerçekleşen bu evlilikten sonra dünyaya gelen ve Afyonkarahisar’da Kadınanalar olarak bilinen kızların adlarını Dr. Aygen,  Afyonlu Kadınana adlı eserinde Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Hanım sultanlar olarak bildirmektedir (Aygen, 1986, s, 5).

B- KADINANALAR

Erenler, evliyalar, şehitler yatağı, yiğitler, kahramanlar otağı, cumhuriyetin kazanıldığı bu mübarek topraklarda,  Kadınana ve Kadınanalar adını duymayan bilmeyen yoktur. Kadına deyince aklımıza gelen ilk şey, hiç şüphesiz Kadınana Suyu’dur. Çünkü onların yapmış olduğu hizmetler içinde bu gün de devamlılığını sürdüren ve şehrin muhtelif yerlerinde yer alan çeşmelerle bize hizmet vermeye devam eden sadece Kadınana suyudur.

Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubat’ın kızları olan bu hanım efendiler hakkında elde olan bilgiler yetersizdir. Tarihi kaynaklar bize sadece Alâeddin Keykubat’ın tahta geçişi, Moğol prensesi ile evlenişi ve Anadolu’da hüküm süren Moğol zulmü hakkında bilgiler vermektedir. Kadınanalarımız, Alâeddin Keykubat’ın adını dahi bilmediğimiz Moğol prensesi ile olan evliliğinden dünyaya gelmişlerdir.

İlimizde Kadınalar hakkında “Afyon’daki Kadınana” adıyla ilk kitabı yazan,   Mehmet Saadettin AYGEN’dir. Daha sonraki yıllarda “Selçuklu Kadınana” adıyla bir kitap Mehmet GÜNDOĞAN tarafından yazılmıştır. Bu gün aramızdan ayrılıp, ebedî âleme göç eden iki büyüğümüzü de rahmetle anıyoruz. Allah onlardan razı olsun.

Mehmet Sadettin AYGEN, 6 Mart 1922’de Çanakkale’nin Ezine ilçesinde öğretmen Necati AYGEN’in oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İlkokulu Bozcaada İstiklal İlkokulunda, ortaokulu Çanakkale Ortaokulu’nda, liseyi Bursa lisesinde okumuş ve 1939-1940 yılında mezun olmuştur.

1940-1941 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine girmiş 1945-1946 yılında tıp fakültesinden mezun olmuştur.

1947 yılında askerlik görevini yapmak üzere Afyonkarahisar’a gelen Dr. Aygen, Afyon’u çok sevmiş ve askerliği biter bitmez. 1948 Martında muayenehane açarak hekimlik yapmaya başlamıştır.

Dr. Aygen’in 5 Aralık 1951 tarihinde Türkeli Dergisi’ni yayımlamaya başlamış daha sonra bu gazete günlük yayımlanan mahalli bir gazeteye dönüşmüştür. 1951 yılında önce dergi daha sonra günlük bir gazete olarak yayın hayatına devam eden Türkeli gazetesi Türkiye’de yayın hayatına devam eden en eski gazetelerden birisidir.

Halkımız arasında “Fakir Dostu-Pepe Doktor” olarak bilinen Mehmet Saadettin AYGEN’IN başta “Afyon’daki Kadınana” olmak üzere çok sayıda yayımlanmış eseri vardır.

Selçuklu Kadınana adlı kitabın yazarı Mehmet Gündoğan 1953 yılında Sülümenli Kasabasında Osman Nuri’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Mehmet Gündoğan aynı zamanda Ahıska Türklerinden olup, dedesi Sıddıkzâde Müderris Ahmed Efendi 93 Harbi’nden sonra 1894 yılında Ahıska’dan göç ederek merkeze bağlı Değirmendere köyüne yerleşmiştir. Ahmed Efendi, İki oğlundan birisi olan Molla Mustafa’yı (ki benim dedemdir) Çobanlar ilçesine, diğer oğlu Müderris Mehmed Efendi’yi Sülümenli kasabasına din görevlisi olarak halkı irşad etmek üzere görevlendirmiştir. İşte Mehmed Gündoğan bu Müderris Mehmed Efendinin torunudur. İlimizdeki Medrese Kitabevi’nin ve Medrese yayınlarının kurucusu olan Gündoğan’ın ‘Selçuklu Kadınana’, ‘Afyonkarahisar Âlimleri ve Evliyaları’ başta olmak üzere çok sayıda yayınlanmış eseri vardır.

Dr. Aygen’in ifadesiyle: Afyon’da Kadınana ismini duymayan, bilmeyen yoktur diyebiliriz. Asırlardır Afyonluların içme suyunu temin eden bu hayırsever kadınları her gün dilimizden düşürmediğimiz halde, onların hayat hikâyeleri, kim oldukları, neler yaptıkları hakkında bilgilerimiz çok sathi (sınırlı-az) olup bir takım kulaktan dolma bilgi ve rivayetten öteye geçmemektedir. Eli kalem tutanlar, bu hayırsever kadınlar hakkında, şimdiye kadar, hemen hemen hiçbir şey yazmamışlardır diyebiliriz. Yazılanlar da kısa bilgilerden ve gazete makalelerinden öteye geçmemiştir (Aygen, 1986, s, 3).

Aygen’in ifadesiyle hayatın en mühim unsurlarında olan içme suyu, bunların gayretleriyle Afyonkarahisar’a getirilmiş ve yüz binlerce insanın sıhhi içme su ihtiyacı karşılanmıştır.

Kadınanalar, Afyonun sadece su ihtiyacını gidermekle kalmamış şehrin kanalizasyon ve mezarlık gibi bazı ihtiyaçlarının karşılanmasında da mühim rol almışlardır (Aygen, 1986, s, 3).

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kadınanalar’ımızın kimlikleri hakkında da bilgiler veren Aygen’e göre: Konya’dan Karahisarı Sahib’e gelen Kadınanalar, Moğollar tarafından öldürülen Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat bin Feramuz’  (III. Alâeddin Keykubat’) un kızları Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Hanım sultanlardır (Aygen, 1986, s, 5).

“Selçuklu Kadınana” adlı kitabın yazarı Mehmet Gündoğan da aynı bilgilere kitabının 14. ve 16. sayfalarında yer vermiştir (Gündoğan, 1998, s.14-16). Ayrıca Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Karazeybek de Kadınanalarımız hakkında aşağıdaki bilgileri vermiştir:

Selçuklu Sultânı III. Alâeddin Keykubat’ın kızları Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Hanım sultanlar Moğolların baskısı nedeniyle Konya’dan kaçarak Afyonkarahisar’a gelmişlerdir (Karazeybek, 2018, s.45). Ömer Fevzi Atabek’in belirttiğine göre, Sultan Alâeddin’in ölümünden sonra ortaya çıkan karışıklıklar ve kanlı ihtilaflar nedeniyle halkın mal ve can emniyeti ortadan kalkması nedeniyle Sultan Alâeddin’in Cevhere Naime, Şahrah ve Asiye isimlerindeki üç kızı babalarından miras kalan altın ve ziynet eşyasıyla birlikte Karahisar’a gelmişlerdir (Akkoyun, 1997, s. 103-104). (Karazeybek, 2018, s.45).

Yukarıdaki kaynakların dışında Prof. Dr. Turan Akkoyun tarafından 1997 yılında yayınlanan “Ömer Fevzi Atabek ve Afyon vilayeti tarihçesi” adlı eserde,  İsmail Hızal tarafından 1986 yılında Beldemiz Dergisi’nin 6. Sayısında, Hasan Özpunar tarafından Beldemiz dergisinin 2013 yılında çıkan 10. Sayısında “Afyonkarahisar’ın Yüzlerce Yıllık Su Kaynağı Kadınana” başlığı altında yayınlanan araştırmada ve Süleyman Göncer tarafından hazırlanan Afyonkarahisar İl Yıllığında Kadınanalar hakkında bilgiler verilmiştir. Kadınanalarımız hakkında yayımlanmış şiirler de vardır.

Kadınanaların Afyonkarahisar’a hangi tarihte geldiklerine dair en gerçekçi bilgileri Süleyman Gönçer Afyon İl Yıllığı’nda “Kadın Analar ve Eserleri” başlığı altında vermiştir:

Kadın Analar ve Eserleri

İlhan kaanı Ebu Said Bahadır Han tarafından Anadolu Genel Valisi gönderilen Emir Çobanoğlu Demirtaş Bey 1318’de Konya’ya gelince Selçuk evlatlarından bulduklarını katlettirdi. Bunların bir kısmı vilayetlere kaçtılar. Bu arada 3. Sultan Alâeddin Keykubat bin Feramurz’un üç kızı (yerli söylentilere göre) Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye hanım sultanlar da Karahisar’a Sahipoğlu’na sığındılar. Getirdikleri hazineleri hayra ve şehrin gelişmesine harcadılar. Orta Kalecik’teki kaynağından açıktan gelmekte olan Kadın Ana suyu kapalı bir ark ile getirildi. Şehrin ortasından geçen dere üzerine köprüler ve geçitler (Atlambaçlar) yapıldı. Fakir halk için bin kadar kapaklı mezar yapıldı. Söylendiğine göre suyu Melek Peyker Sultan, köprüleri Naime Gevher Sultan, mezarları da Asiye Sultan yaptırmıştır. Bu üç hanım sultan Afyon’da Kadın Analar olarak ün salmışlardır. Mezarlık Cumhuriyetten sonran kaldırılmış, köprüler büyük kanalizasyon haline getirilmiştir. Asiye Sultan Kadınana İlkokulu yanında Anbar Yolu başındaki kârgir türbesinde diğer iki sultan, Dergâh camii (Mevlevi Dergahi-Mevlevi Camii) batısındaki sokak içinde ahşap türbede gömülüdür. Her üç sultanın hayatı hakkında başka hiçbir bilgimiz yoktur (Gönçer, 1971, c. 1, s. 324-325).

Emir Çobanoğlu Demirtaş Bey’in adı bazı kaynaklarda “Timurtaş” olarak geçmektedir ki her ikisi de aynı şahsiyettir.

Anıl Çeçen’in “Türk Devletleri” adlı eserinde vermiş olduğu bilgiler Süleyman Gönçer’in Afyon İl yıllığında Kadınanaların ilimize geliş tarihi hakkında vermiş olduğu bilgileri doğrulamaktadır. Ayrıca aynı bilgiler İ. Hakkı Uzunçarşılı, Züriye Oruç, Nilgün Dalkesen tarafından da verilmiştir.

Gönçer’in verdiği bilgilere göre:

”İlhan kaanı Ebu Said Bahadır Han tarafından Anadolu Genel Valisi gönderilen Emir Çoban oğlu Demirtaş Bey 1318’de Konya’ya gelince Selçuk evlatlarından bulduklarını katlettirdi. Bunların bir kısmı vilayetlere kaçtılar. Bu arada 3. Sultan Alâeddin Keykubat bin Feramurz’un üç kızı (yerli söylentilere göre) Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye hanım sultanlar da Karahisar’a Sahipoğluna sığındılar (Gönçer,1971, c. 1,  s.325).

Anıl Çeçen’in verdiği bilgilere göre:

1316 yılında Olcayto Han ölünce yerine Bahadır Han geçti. Bu hanın zamanında Anadolu’da bağımsızlık hareketi genişlik kazandı. Bunları bastırmak için Emir Çoban komutasında büyük bir ordu gönderildi. Ayaklanmalar bastırıldıktan sonra geri dönmeden önce (Yukarıda Süleyman Gönçer’in sözünü ettiği) oğlu Demirtaş’ı (Timurtaşı) Anadolu Valisi olarak tayin ettirdi (Çeçen, 1986, s.181).

İsmail Hızal’a göre de Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Sultan isimlerindeki üç sultan 1318’den sonra yaşamlarına Afyonkarahisar’da devam etmişlerdir (Hızal, 1986, s. 4).

Süleyman Gönçer’in, Anıl Çeçen’in ve İsmail Hızal’ın verdiği bilgileri İ. Hakkı Uzunçarşılı’nın , Züriye Oruç’un ve Nilgün Dalkesen’in,  verdiği bilgiler de desteklemektedir:

Timurtaş (Demirtaş) Noyan güçlü İlhanlı emirlerinden Emir Çoban’ın ikinci doğan oğludur. 1315’den 1327’ye kadar on iki sene Anadolu genel valiliği görevinde bulunmuştur (Uzunçarşılı: 1967, s. 622.).  Ancak sadece bir vali olarak kalmamış, valiliği boyunca bir hükümdar gibi hüküm sürmüştür. (Oruc, 2015, s, 306)

İstanbul Medeniyet Universitesi, Tarih Bolumu’nde görev yapan Nilgün Dalkesen’in verdiği bilgilere göre de:

“Timurtaş, 1318-1327 yılları arasında Anadolu’da İlhanlı genel valisi olarak görev yapan Timurtaş, 1322 yılında mehdi olduğunu iddia ederek isyan etmiş ve 1327 yılında Anadolu’yu terk ederek Mısır Memluk Sultanlığı’na sığınmış ve orada aynı yıl içinde öldürülmüştür (Dalkesen, 2017, s.301).

Çobanoğlu Demirtaş veya diğer adıyla Timurtaş Bey’in 1315 veya 1318 ile 1327 yıllları arasında Konya’da Anadolu’nun Genel Valisi olarak görev yaptığı dikkate alınınca Kadınanaların da Afyonkarahisar’a Gönçer’in de belirttiği gibi en erken 1318 yılında geldikleri ve en büyüklerinin 18 yaşında olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Alâeddin Keykubat 1300 yılında Moğol prensesi ile evlenmiş ve bu evlilikten Kadınalar dediğimiz üç kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

Dr. Aygen’in ifadesiyle: Afyon’da Kadınana ismini duymayan, bilmeyen yoktur diyebiliriz. Asırlardır Afyonluların içme suyunu temin eden bu hayırsever kadınları her gün dilimizden düşürmediğimiz halde, onların hayat hikâyeleri, kim oldukları, neler yaptıkları hakkında bilgilerimiz çok sathi (sınırlı-az) olup bir takım kulaktan dolma bilgi ve rivayetten öteye geçmemektedir. Eli kalem tutanlar, bu hayırsever kadınlar hakkında, şimdiye kadar, hemen hemen hiçbir şey yazmamışlardır diyebiliriz. Yazılanlar da kısa bilgilerden ve gazete makalelerinden öteye geçmemiştir (Aygen, 1986, s, 3).

Yazılanlar Arasındaki Tutarsızlıklar

Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubat’ın kızları olan bu hanımefendiler hakkında elde olan bilgiler yetersizdir. Mevcut bilgiler arasında da tutarsızlık hatta aykırılıklar vardır. Sözgelişi Ambar yolunun başındaki Asiye Sultan’a ait olan türbenin dış kısmında büyük harflerle yazılmış olan kitabede III. Alâeddin Keykubat’ın 1302 yılında vefat ettikten sonra üç kızının Afyonkarahisar’a gelerek yerleştikleri belirtilirken; türbenin bulunduğu arsanın içinde yer alan ve duvarda asılı bulunan tabloda Kadınanaların Selçuklu devletinin 16. Sultanı III. Alâeddin Keykubat’ın kızları olduğu, anne tarafından ise İlhanlı hükümdarı Gazan Han’ın Kadınanaların dayıları olduğu bilgisi verilmektedir Tabloda Gazan Han’ın 1298 yılında III. Alâeddin Keykubat’ı tahta oturttuğu, 1301 yılında ülkede çıkan ayaklanmalar yüzünden Gazan Han’ın Selçuklu Sultanının İsfehan’a sürdüğü, III. Alâeddin Keykubat’ın sürgüne Moğol prensesi ile birlikte gittiği,  3 kızın Selçuklu başkenti Konya’da kaldıkları, III. Alâeddin Keykubat’ın 1308 yılında genç yaşta sürgün hayatına dayanamayarak öldüğü, bu sırada Moğol Hükümdarının uç beyi Demirtaş’ın Selçuklu hanedanının varislerini kız, erkek, genç, ihtiyar demeden öldürmeye başladığı belirtildikten sonra,  Konya’da hayatlarının tehlikede olduğunu hisseden Melek Peyker, Naima Gevher, Asiye Sultan’ın saraydaki sadık dostları Ömer Ağa yardımı ile Konya’dan kaçmaya karar verdikleri, o zamanda en güvenilir bölge olan Karahisar- Sahib’e yani Afyonkarahisar’a geldikleri anlatılmaktadır.

Bu tabloda, “Gazan Han’ın 1298 yılında III. Alâeddin Keykubat’ı tahta oturttuğu bilgisi” ile “Moğol Hükümdarının uç beyi Demirtaş’ın Selçuklu hanedanının varislerini kız, erkek, genç, ihtiyar demeden öldürmeye başladığı” bilgileri doğrudur. Yanlış olan III. Alâeddin Keykubat’ın 1308 yılında vefat ettiği bilgisidir.

Asiye Sultan’a ait olan türbenin dışındaki büyük harflerle yazılmış olan kitabede ise aşağıdaki bilgiler yazılıdır:

“ANADOLU SELÇUKLU III. SULTANI ALÂEDDİN KEYKUBAT’IN 1302 YILINDA VEFATINDAN SONRA, ÜÇ KIZI AFYON’A GELEREK YERLEŞMİŞLERDİR. AFYONKARAHİSAR’DA BİRÇOK HİZMET YAPAN BU HANIMLAR KADINANALAR OLARAK BİLİNMEKTEDİRLER.

BU TÜRBEDE YATAN ASİYE SULTAN ŞEHİR MEZARLIĞINI, NAİMA GEVHER SULTAN KÖPRÜLER YAPTIRMIŞTIR. MELEK PEYKER SULTAN DA ŞEHİR İÇME SUYUNU’ GETİRMİŞTİR.

İLİMİZDEKİ DİĞER KADINANA TÜRBELERİ MEVLEVÎ CAMİİ CİVARINDA BULUNMAKATDIR.

Mevlevi Camii civarında Tacı Ahmet caddesinde yer alan türbede Melek Peyker sultan ile Naima Gecher Sultan yatmaktadır. Türbenin dış duvarına asılmış olan kitabede Hanım Sultanların Afyonkarahisar’a 1318 yılında geldikleri, suyu Melek Peyker Sultan, köprüleri Naime Gevher Sultan, mezarları da Asiye Sultan yaptırdığı yazılıdır. İşin garip tarafı “Kadınanalar” hakkında yazı yazan bazı araştırmacıların, türbenin dışındaki bu kitabeden ve kitabede yazan yazılardan haberdar olmamalarıdır.

Kadınana caddesinin girişinde Asiye Sultan’a ait olan türbenin dışında yer alan ve büyük harflerle yazılmış olan kitabedeki bilgiler doğrudur. Fakat içerideki duvara asılmış olan tablodaki:

“III. Alâeddin Keykubat’ın 1308 yılında gen yaşta sürgün hayatına dayanamayarak öldüğü” bilgileri tarihi gerçeklere uygun değildir. (Bu tablonun yeniden düzenlenmesi gereklidir) Çünkü Alâeddin Keykubat’ın 1302 yılında vefat ettiği kesin olarak bilinmektedir.

Aynı yanlışlığın Dr. Saadettin Aygen’in “Afyon’daki Kadınana” adlı eserinde de olduğu görülmektedir. Aygen’in verdiği bilgilere göre:

“Gazan Han Alâeddin Keykubat’ı ölüm cezasına çarptırdı. Fakat Moğol olan karısı ölüm cezasını değiştirtti. Gazan Han onu 1301’de İsfehan’a gönderip maaşlı olarak orada oturmaya mecbur etti. 1308 yılında da 25 yaşlarında vefat etti. Adına basılmış paralar zamanımıza kadar gelmiştir. Yerine II. Mesud ikinci defa tahta geçti, fakat onunda ölümü ile Selçuklu devleti çöktü. İşte Alâeddin Keykubat’ın üç kızı ile adamaları bu devirde Afyon’a gelmişlerdir (Aygen, 1986, s.10).

Mehmet Gündoğan ise “Selçuklu Kadınana” adlı eserinde III. Alâeddin Keykubat’ın 1302 yılanda vefat ettiğini belirtmiş ve:

“İşte Alâeddin Keykubat’ın 3 kızı ile adamları bu devirde Sahibi Karahisar’a (Afyon’a) gelmişlerdir” diyerek Keykubat’ın ölüm tarihini doğru verse de Kadınanaları 1302’lerde Afyon’a getirmiştir (Gündoğan, 1998, s.16).

Hasan Özpunar’ın Beldemiz dergisindeki yazısında ise Kadınanaların Afyonkarahisar’a geliş tarihleri ile ilgili bir bilgi verilmemiştir. (Özpunar, Kocatepe, 25 Ekim 2021)

III. Alâeddin Keykubat’ın Moğol Prensesi İle Evlenmesi ve Kadınanaların Afyonkarahisara’a Gelişleri

  1. Gıyaseddin Mesud’un Moğollar tarafından tahttan indirilmesinden sonra 2 Muharrem 698/m. 10 Ekim 1298 günü Konya’ya gelip, 5 Muharrem 698/m. 13 Ekim 1298 günü Selçuklu tahtına oturan (Erdeğer, 2020, s.96).III. Alâeddin Keykubat, Gāzân Han’ın, Suriye seferini tamamlayıp Diyarbakır ve Musul tarafına yöneldiği zaman onun huzuruna çıkmak için Anadolu’dan ayrıldı. Amacı Moğol Noyanı Sülemiş’in çıkardığı isyanın olumsuz izlerini silmek ve Gāzân Han’a bağlılığını iletmekti. Rebia/Rabia diyarında Gāzân Han’ın huzuruna kabul edildi (Mart-Nisan 1300). Bu görüşme esnasında Gāzân Han tarafından güzel ağırlandı ve uzun müddet misafir edildi. İlhanlı hanı onun kendisini karşılamasını, bir tür ikbal ve vefakârlık gösterisi olarak kabul etti. Bu yüzden III. Alâeddin Keykubad’a izzet ve ikramda bulundu. Yeniden bir yarlıg düzenleyerek III. Alâeddin Keykubad’ı tekrar Diyar-ı Rum’un sultanı olarak atadı. Erzurum sınırından Antalya sahiline; Diyarbakır hududundan Sinop sahiline kadar olan yerleri ona bıraktı. (Erdeğer, 2020, s.103).

III. Alâeddin Keykubad bu kabul esnasında hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaştı. Gāzân Han, III. Alâeddin Keykubad’ı İlhanlı hanedanına damat yaptı. Hülagu Han’ın oğlu Hülacu’nun kızıyla III. Alâeddin Keykubad’ı evlendirdi. Bu evlilik Selçuklu sultanı için güç, saygı ve itibar demekti (Erdeğer, 2020, s.103).

1300 yılında Moğol prensesi ile evlenmiş olan Keykubat’ın kızlarının (Erdeğer, 2020, s.103)  babalarının vafat tarihinde en büyüğünün 3 yaşında olması gerekir ki en büyüğü üç yaşında olan bu kızların 1302’lerde Afyonkarahisar’a gelmiş olmaları imkânsızdır ve tarihi bilgilere de uygun değildir. Kadınanaların 1308 tarihinde Afyonkarahisar’a gelmiş oldukları bilgisi de doğru değildir. Hele hele hanım sultanların babaları III. Alâeddinn Keykubat tarafından Afyonkarahisar’a gönderilmiş olmaları ise tamamen gerçek dışı bir iddiadır.

Süleyman Gönçer’in verdiği bilgilere göre:

“İlhan kanı Ebu Said Bahadır Han tarafından Anadolu Genel Valisi gönderilen Emir Çoban oğlu Demirtaş Bey 1318’de Konya’ya gelince Selçuk evlatlarından bulduklarını katlettirdi. Bunların bir kısmı vilayetlere kaçtılar. Bu arada 3. Sultan Alâeddin Keykubat bin Feramurz’un üç kızı (yerli söylentilere göre) Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye hanım sultanlar da Karahisar’a Sahipoğluna sığındılar (Gönçer, s.325). Tarihçi Anıl Çeçen’e göre de Cobanoğlu Demirtaş (Timurtaş)Bey 1318 yılında Konya’da Anadolu’nun Genel Valisi olmuştur. (Çeçen, 1986, s.181)  İ. Hakkı Uzunçarşılı’nın, Züriye Oruç’un, Nilgün Dalkesen’in,  Melek Göksu Erdeğer’in verdiği bilgilerin tamamı Süleyman Gönçer’in verdiği bilgilerle bire bir örtüşmektedir. Bütün bu bilgiler dikkate alınınca Kadınanaların Afyonkarahisar’a en erken 1318 yılında geldikeri ve en büyüklerinin 18 yaşında olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Alâeddin Keykubat 1300 yılında Moğol prensesi ile evlenmiş ve bu evlilikten Kadınalara dediğimiz üç kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

İsmail Hızal’a göre de Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Sultan isimlerindeki üç sultan 1318’den sonra yaşamlarına Afyonkarahisar’da devam etmişlerdir (Hızal, 1986, s. 4).

Yazarın Diğer Yazıları