Muharrem Günay

DÜNDEN BUGÜNE AFYONKARAHİSARLI KADINANALAR (III)

Muharrem Günay

-D. HANIM SULTANLARIN (KADINANALARIN) KONYADAN AFYON’A KAÇIŞLARI

Afyonakarhisar’da Kadınana-Kadınalar olarak bilinen III. Alâeddin Keykubat’ın Moğol prensesi ile evliliğinden olma Melek Peyker, Nâime Gevher ve Asiye Sultan adlarındaki üç kızı Anadolu Selçuklu devletinin yıkılmasından sonra, 1318 yılından Afyonlarahisar’a gelmişlerdir.

Anadolu’da büyük bir kargaşanın hüküm sürdüğü, Moğolların her yeri yağmalayıp, soyup soğana çevirdiği, önlerine geleni bilhassa Selçuklu hanedanından olanları öldürdükleri bir dönemde, Alâeddin Keykubat III’ün kızları baş başa verip canlarını kurtarmak için Konya’dan kaçmaya kara verdiler. Hanım kızların en büyüğü olan Melek Peyker Hatun, her zaman sarayda kendilerini koruyup kollayan sadık dostları Ömer Ağa’yı çağırıp niyetlerini açık ettiler. Ömer Ağa’nın da kaçma fikrini uygun bulmasıyla birlikte kaçış hazırlıklarına başlandı. O zaman için Karahisarı Sahip en güvenli illerden biriydi ve Konya’ya da çok  yakındı. Neticede Sahipata Oğulları’nın hüküm sürdüğü Afyonkarahisar’a kaçmaya karar verdiler.

Konya’ya giriş çıkış Moğollar tarafından sıkı bir şekilde denetlendiği için çareler aranmaya başlandı ve köylü kızları kıyafetine girerek Konya’dan çıkma fikri uygun görüldü. Hanım Sultanlar, saraydan ayrılarak Ömer Ağa’nın evine yerleştiler ve kaçış hazırlıklarına başlandı. Saraydan ayrılırken babalarından kalan yüklü miktarda hazineyi de yanlarına almayı ihmal etmediler.

Hanım Sultanlar, Ömer Ağa ile bir kaçış planı yaptılar. Bu plana göre Konya’dan ilk önce ortanca kardeş Naima Gevher Sultan ayrılacaktı. Konya’da haftanın belirli bir gününde kurulan meyve sebze pazarına çevre köy ve kasabalardan köylü kadınlar geliyor ve kendi üretmiş oldukları meyve ve sebzeleri, yoğurt, peynir gibi süt ürünlerini satıyorlardı. Bu pazarın kuruluş gününde diğer günlere nazaran Konya’ya giriş ve çıkışlar biraz daha rahattı.

Naima Gevher Sultan’a bir köylü kadın kıyafeti bulup giydirdiler, babasından kalan hazineyi de bir saman çuvalının içine koyup Konya’dan Moğol askerlerinin dikkatini çekmeden ayrıldılar.

Nihayet, Konya’dan kaçış planı tutmuş, Naima Gevher Sultan Ömer Ağa ile birlikte veliler şehri Konya’dan biraz buruk bir şeklide ayrılmışlardı. O Konya ki, Sadrettin Konevi (1209-1274), Şemsi Tebrizi (1186- 1247), Mevlana Hazretleri  (1207-1273)gibi ululara yurtluk etmiş ve “Konya’da doğan her çocuk veli olur” denecek kadar mânevî bir iklime sahibi olan güzel bir şehirdi.

Sıra küçük kardeş Asiye Hanım Sultan’a gelmişti. O da ortanca ablasından bir hafta sonra babasından kalan hazinesiyle birlikte aynı şekilde Konya’dan ayrılıp ablasının bulunduğu köye geldi.

Nihayet sıra en büyükleri Melek Peyker Sultan’a gelmişti.  Melek Peyker’in Konya’dan ayrılışı diğer kardeşlerine göre biraz daha sıkıntılı geçti. Moğolllar Konya’ya giriş ve sıkışları sıkı kontrol ediyor, evleri basıyor, insanları soyup soğana çeviriyor, direnenleri öldürüyorlardı. Bu durumu gören Ömer Ağa, Melek Peyker’in başına bir şey gelmesinden iyice korkmaya başladı ve bir an evvel Konya’dan ayrılmak için harekete geçti. Köylü kızı kıyafetine girmiş Melek Peyker’i Konya’dan çıkarmak için, bir desti şarap alıp nöbetçilere gönderdi, şarabı içen nöbetçilerin oracıkta sızmalarını fırsat bilen Ömer Ağa ile Melek Peyker, hemen Konya’dan ayrıldılar ve diğer kardeşlerin bulunduğu köye gittiler.

Rivayetlere göre 3-4 arabadan ve on kadar atlıdan oluşan kâfile başlarında Ömer Ağa olduğu halde o zamanki adıyla Sahip Ata Beyliğinin hüküm sürdüğü, Karahisar-ı Sahib’e doğru ilerliyordu. Kâfile yakalanma korkusuyla dikkatle hareket ediyor, akşam karanlığı ile yola çıkılıp, gece boyunca yolculuk yapılıyor, günün ağarması ile birlikte köy ve kasabalardan uzak ağaçlık yerlerde gizleniyorlardı.

Beşinci günün akşamında İshaklı yani Sultandağı yakınlarına ancak ulaşmışlardı. Bulundukları alan İshaklı’ ya yani Sultandağı’na yakındı. Ana yola inerlerse birkaç saate İshaklı Kervansarayı’ na (Sahipata Hanı’na) varabilirlerdi.

Önce ormanlık alandan aşağıya indiler. Onları, yol kenarında boylu boyunca uzayıp giden üzüm bağları karşıladı. Asma yapraklarının ve salkım salkım üzümlerin arasından geçtikleri köy, Şemşik köyü (Çamözü) idi.

Biraz daha ilerlediklerinde ise Dereçelik (Dereçine ) kasabasına ulaştılar. Geçtikleri yerlerde kiraz bahçeleri, vişne ve elma bahçeleri gördüler. Etrafı selvi kavaklarla bezeli, beldenin ortasından kıvrılarak akan Elmas Çayı boyunca ilerlediler.

Yaklaşık iki saat kadar sonra İshaklı Kervansaray’ına ulaşmışlardı. Selçuklu Sultanı II.İzzeddin Keykavus zamanında Sahip Ata Fahreddin Ali’nin yaptırmış olduğu hanın kapıları önünde durdular.

Han görevlisi, kapıdakilerin gerçek kimliğini bilmeden içeri buyur etti. Tıpkı kapılarını her çalan dini, dili, ırkı fark etmeksizin içeri aldıkları her yolcu gibi.

Selçuklular ve onlardan sonra gelen Osmanlılar zamanında Türkiye toprakları baştan sona kadar, hanlar, hamamlar, şifahâneler ve kervansaraylarla doluydu.

Bu kervansaraylarda, yolculara zengin-fakir, hür-köle, Müslüman Kâfir farkı gözetilmeden eşit muamele yapılıyor, tâcir, yolcu ve devlet adamlarının kendilerine ve hayvanlarına meccânen (karşılıksız) bakılıyor, hastaların tedavisi ve daha bir çok ihtiyaçları görülüyordu. Hattâ bu hayır kurumlarında yolcuların kültür ihtiyaçları için kütüphanelerde kurulmuştu. Kervansaraylar bugün de ihtişamları ile bizleri hayrân bırakan büyük medeniyet ve sanat âbideleridir. Böylece kaynakların belirttiği gibi her sınıf yolcu ve misafir mâmur Türk ülkelerinde, hiç para harcamadan, aylarca seyahat edebiliyor ve yaşıyordu. Bu münasebetle Arap tarihçisi el-Omari Türkiye’nin Selçuklular zamanında cennet gibi olduğunu söyler ve konuyla ilgili çok geniş bilgiler verir. İbn Batıda da Anadolu Türkleri ve Âhilerin misafirperverliği ve cömertliği hakkında çok güzel tasvirler yapar ve Türkiye’nin bir “ŞEFKAT DİYARI” olarak tanındığını yazar (Turan, O.1969, c, 1, s.109). Osmanlılar zamanında da devletin başkenti İstanbul’a “Dersadet- Dârüssaâdet” mutlu-saâdetli insanların evi-ülkesi denmesi boşuna değildir.

İşte atalarının yaptırmış olduğu bu kervansaraylarda misafir olmak sırası Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Sultan’a gelmişti.

Sultan kızları hayatlarında bir ilki yaşıyorlardı. Normal koşullarda tecrübe edemeyecekleri böyle bir durumu, gerçekten yaşıyor olmanın da şaşkınlığı içerisindeydiler.

Etrafa şöyle bir baktıklarında kervansarayın yazlık ve kışlık iki bölümü olduğunu fark ettiler. Kışlık olarak kullanılan, iki tarafı da kapalı bir bölümü vardı. Her bölümde de beş kubbeli yapı. Ortasında bir kuyu ve yerden yükseltilmiş yan tarafından çift merdivenle çıkılan köşk mescidi bulunuyordu.

Mekânın yazlık olarak kullanılan alanı, kapalı alandan yaklaşık iki kat daha büyüktü.  Avluda, yarı kapalı bölümler, aşhane, çay ocağı, hayvan ahırları, depolar mevcuttu. Yapı genel olarak kareye benzer bir şekilde idi. Ve kervansarayı çevreleyen duvarların kalınlığı yaklaşık bir buçuk metre kadar vardı. Bu hali ile İshaklı Kervansarayı, bir kaleyi andırıyordu.

Şaşkınlığı üzerlerinden atan sultanlar, önce avlu içerisindeki köşk mescide yöneldiler. Merdivenlerinden tırmanarak mescide girdiklerinde, kendilerini Allah’ın evinde güvende ve huzurlu hissettiler. Tüm yaşadıkları zorluklara rağmen sahip oldukları her şey için bir kez daha şükrettiler. Yolculuklarının ve yollarının sonunun güzel ve hayırlı olması için namazlarını kılıp Allah’a dua ettiler.

Ömer Ağa ve beraberlerindekilere aşhanede yemek ikram edildi. Çay ocağından çaylar içildi. Daha sonra dinlenmek için kendilerine gösterilen han odalarına çekildiler.

Kadınanalar  Karahisar-ı Sahip’te (Afyonkarahisar’da)

Hanım Sultanlar, çok heyecanlıydılar, bu yüzden uyku tutmadı, yarı uyur, yarı uyanık sabahı zor ettiler. Uykularından “Essalâtü hayrun minnennevm: Namaz uykudan hayırlıdır” diyen imam efendinin yanık sesiyle okuduğu sabah ezanı ile uyandılar. Yataklarından euzü besmele ile kalkıp, abdestlerini aldılar ve namazlarını ikâme ettiler. Namaz sonrasında sabah çorbalarını içtikten sonra yola koyulmak için hazırlandılar.

Arabalarının bakımı yapılmış, yükler arabalara pay edilmiş, tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Yola kaldıkları yerden devam edebilirlerdi. Artık Karahisari Sahip yani Afyonkarahisar topraklarında oldukları için yolculuklarına gün ışığında, ana yoldan güvenle devam edebilirlerdi. Zaten Ömer Ağa’ da Sahip Ata Nusreddin Ahmet Bey’e haber gönderip yolculukları ile ilgili bilgi vermişti.

Kervansaraydan ayrılan Sultanlar, Eber gölünün kenarından önce Çay’a oradan da bu günkü Heybeli Kaplıcaları üzerinden Çobanlar’ a geldiler. Çobanlarda onları bir gurup atlı karşıladı. Bu askerleri Sahipataoğulları Beyi, Sahip Ata Nusreddin Ahmet Bey göndermişti. Vakit öğleyi biraz geçmişti. Önce karınlarını duyurdular, sonra abdest alıp öğlen namazını ikâme ettiler ve Karahisarı Sahip’e yani Afyonkarahisar’a doğru Yâ Allah Bismillah deyip, eûzü besmele çekip yola koyuldular. İkindi namazını yolda edâ ettiler. İleriden göğe doğru bir kartal başı gibi yükselen Karahisar kalesini görünce iki rekât şükür namazı kıldılar. Sadık dostları, Ömer Ağa, hanım sultanları Karahisar’a kazasız belasız getirdiği için Allah’a şükretti, mutluluğu her halinden belli oluyordu. Afyonkarahisar Kalesi’ni görünce yorgunluktan bir eser kalmamıştı, çocuklar gibi şendi, sevincinden yerine duramıyordu. Atları sürün daha hızlı sürün diye arabacılara seslendi ve nihayet sevinçli bir şekilde Sahib-i Karahisar’a girdiler.

O zaman Sultanönü adı da verilen Karahisar- Sahip veya Afyonkarahisar kalenin etrafından şimdiki Yukarıpazar Camii civarına kadar yayılan küçük bir kasaba görünümündeydi. Sahipata Oğulları beyliğinin merkeziydi. Selçuklu devleti yıkılmış, Anadolu’da yer yer irili ufaklı beylikler kurulmuştu Bu beyliklerden birisi de Afyonkarahisar’da kurulan Sahip Ata Oğulları beyliğiydi

Bu topraklar zamanında büyük vezirleri Sahip Ata Fahrettin Ali’ ye verilmişti. O da oğulları ile birlikte bu topraklarda Sahipataoğulları Beyliğini kurmuştu ve bu bölgenin idaresi onlara aitti. Selçuklu Devletine bağlı ilk beyliklerdendi, Karahisarı Sahip. Şimdi şehrin idaresi torun Nusreddin Ahmet Bey de idi. İşler karışıp da Selçuklu’ varislerinin can güvenlikleri tehlikeye girince gidebilecekleri en güvenilir topraklarda tabi ki Karahisarı Sahip idi.

Sahip Ata Nusreddin Ahmet Bey ve beraberinde bir gurup şehrin girişinde Selçuklu Sultanlarını karşıladı. Ahmet Bey;

‘’Hoş geldiniz, Melek Peyker Sultanım!’’‘’Hoş geldiniz Naime Peyker Sultanım!’’‘’Hoş geldiniz Asiye Sultanım!’’ ‘’Hükümdarımız Alâeddin Keykubat’ın kutlu evlatları sultanlarımızı bu topraklarda görmek ne büyük mutluluk. Devletimizin topraklarına, ikinci yurdunuza, Karahisar’ımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. ‘’‘’Sizleri burada ağırlamaktan şeref duyarız. Güvenliğiniz, refahınız canımızdan ötedir.’’ Deyip, saraya buyur eder.

Sahip Ataoğulları  (1275-1341)  olarak bilinen beylik, Anadolu Selçuklu Veziri Sahib Ata’nın (ö. 687 /1288) oğulları ve torunları tarafından Afyonkarahisar ve çevresinde kurulan bir beyliktir.

Sultan IV. Kılıcarslan, Anadolu Selçuklu tahtına geçince (646/1249) uç vilâyeti emirliği Vezir Sâhib Ata Fahreddin Ali’nin iki oğlu Tâceddin Hüseyin ve Nusretüddin Hasan’a bırakılmış, ayrıca Kütahya, Sandıklı, Beyşehir ve Akşehir kendilerine verilmişti (Aksarâyî, trc. Mürsel Öztürk, s. 56). Sâhib Ata tutuklandığı sırada oğlu Tâceddin Hüseyin de beylerbeyi Hatîroğlu Şerefeddin Mesud tarafından gözaltına alınmış, Sâhib Ata hapisten kurtulup tekrar vezir olunca (674/1275) oğulları Lâdik (Denizli), Honas ve Karahisarıdevle (Afyon) subaşılığına tayin edilmişti.

Karamanoğlu Mehmed Bey ile Selçuklu şehzadesi Alâeddin Siyavuş’un (Cimri) Konya’ya hâkim olmaları üzerine Sâhib Ataoğulları, Germiyan Türkmenleri’ne 50.000 dirhem dağıtıp asker topladılar. Sâhib Ataoğulları’nın askerleriyle Mehmed Bey ve Alâeddin Siyavuş’un ordusu arasında Akşehir yakınlarındaki Altuntaş köyünde meydana gelen savaşta Tâceddin Hüseyin ve Nusretüddin Hasan hayatlarını kaybettiler (Zilhicce 675 / Mayıs 1277). Sultan II. Mesud, Germiyanoğulları’nı mağlûp ederek Konya’ya döndükten sonra Germiyanlılar tekrar asker topladılar. Karahisarıdevle’yi yöneten Sâhib Ata’nın torunu ve Nusretüddin Hasan’ın oğlu Şemseddin Mehmed Bey (anonim Selçuknâme’ye göre kızının oğlu) bu durumu öğrenince Germiyanlılar’a karşı gerekli tedbirleri aldı. Ancak Germiyanlılar’ın ordusu sayıca daha üstündü. Şemseddin Mehmed, Bozkuş Bahadır adlı bir Germiyan beyi ile giriştiği savaşta öldürüldü (686/1287). Haber Sâhib Ata’ya ulaştığı zaman Sultan II. Mesud, Moğol ve Selçuklu askerleriyle birleşerek Germiyanlılar’a karşı harekete geçti. Selçuklu-Moğol ordusu Germiyan illerinde büyük tahribat yaparak Karahisarıdevle’ye döndü. Sultan II. Mesud daha sonra Konya’ya geldi (8 Şevval 686 / 16 Kasım 1287). Sâhib Ata, malları ve hazineleri iktâı olan Karahisar’da bulunduğundan torununu burada kurduğu vakfın mütevellisi yapmıştı. Ancak Şemseddin Mehmed ondan önce öldü.

Öte yandan Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöktüğü dönemde Karamanlılar’dan Halil Bahadır, Türkmenler’le birlikte Konya üzerine yürüyüp şehri yağmaladı. Karamanlılar’ın halka çok sıkıntı vermesi üzerine Konyalılar, Lâdik’ten Sâhib Ata’nın kız tarafından torununu şehre davet ettiler. Bu kişi uç askerleriyle Konya’ya geldi. Üç gün sonra Türkmenler tekrar hücuma başladılar. Sâhib Ata’nın torunu kendi askerleriyle ve Konyalılar’dan oluşan bir kuvvetle Türkmenler’in birçoğunu öldürdü, hayvanlarını ele geçirdi. Bu sırada Sultan II. Mesud’un kardeşi de Kayseri’den Konya’ya geldi. Türkmenler bu defa Beyşehir vilâyetine hücum ettiler. Sâhib Ata’nın torunu, sultanın kardeşi ve İzzeddin Has Balaban, Konya’dan çıkarak Karamanlılar’ı Armatosun Kalesi yanındaki Obrucuk mevkiine kadar sürdüler ve birçoğunu öldürdüler.

İlhanlı Hükümdarı Gāzân Han tarafından ikinci defa Selçuklu sultanı ilân edilen II. Mesud, Vezir Alâeddin Sânî ile Anadolu Valisi Abuşka Noyan’ı Anadolu’nun imarıyla görevlendirdiği sırada (702/1302) Şemseddin Mehmed’in oğlu Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed, Karahisarıdevle’de isyan etti. Bunun üzerine Sultan Mesud, Vezir Alâeddin ile Abuşka Noyan, Karahisarıdevle’yi muhasara altına aldılar. Şehir düşmek üzereyken Gāzân Han’ın ölüm haberi geldi ve bir netice alınamadan kuşatmaya son verildi (703/1304). Karamanoğulları ve Türkmenler’in faaliyetleri üzerine İlhanlılar düzeni sağlamak için Emîr Çoban’ı Anadolu’ya vali olarak gönderdiler (714/1314). Emîr Çoban, Erzincan’ın batı taraflarındaki Karanbük mevkiinde bir süre konakladığı sırada Anadolu’daki bazı beyler onun huzuruna gelerek itaat arzettiler. Bu beyler arasında Sâhib Ataoğulları da vardı.

Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed zamanında İlhanlılar’ın Anadolu valisi Timurtaş uç Türkmenler’ine karşı sefer yapmayı sürdürdü. Emîr Eretna idaresindeki İlhanlı kuvvetlerinin Karahisarıdevle’yi kuşatması üzerine Nusretüddevle Ahmed kaçarak Germiyanoğulları’ndan I. Yâkub’a sığındı. İlhanlı Devleti’ndeki iç çekişmeler yüzünden Timurtaş’ın emriyle Karahisarıdevle kuşatması kaldırıldı (727/1327). I. Yâkub’un kızıyla evlenen Nusretüddevle Ahmed bundan sonra Germiyanoğulları’na tâbi oldu. 730’lu (1330) yıllarda Nusretüddevle’nin hâkimiyet alanının Karahisar’la sınırlı olduğu, 1000 köyünün bulunduğu ve asker sayısının 4000 atlıya yaklaştığı rivayet edilir (Ahmed Tevhîd, TOEM, I/2 [1329], s. 564). 742’den (1341) sonra öldüğü tahmin edilen Nusretüddevle Ahmed’in ardından Sâhib Ataoğulları’nın toprakları Germiyanoğulları tarafından ilhak edildi. Nusretüddevle Ahmed’in Muzafferüddin ve’d-devle adındaki kardeşi muhtemelen onun sağlığında ölmüştür. Muzafferüddin’in oğulları ve kızlarının Afyonkarahisar’da Sâhibîler Türbesi denilen yerde defnedildiği bilinmektedir. Afyonkarahisar’daki Kubbeli Cami’nin 731 (1330-31) tarihli kitâbesinde bânisinin Nusretüddevle Ahmed b. Muhammed olduğu belirtilmekte, yine aynı şehirdeki Ulucaminin Muharrem 742 (Haziran-Temmuz 1341) tarihli kitâbesinde Nusretüddevle ve’d-dîn Ahmed’in adı kaydedilmektedir (Ahmed Tevhîd, TTEM, XV/11 [1341], s. 357-358).(Erdoğan Merçil, T.D.V.İ.A., c,35, s, 518)

Konya’dan gelen Hanım Sultalar bir müddet Sahipata beyi Nusreddin Ahmet Bey’in misafiri olduktan sonra kendilerine uygun bir ev tahsis edildi.

Üç Hanım Sultan kısa zamanda, halk ile kaynaşıp, Afyonkarahisar’daki hayata alıştılar. 1300’lü yıllarda Afyonkarahisar’da büyük bir su sıkıntısı yaşanmakta olup, halkın çoğunluğu kuyu suyu içiyordu. Bu gün dahi bu kuyulardan bazıları kullanılmasalar da varlığını devam ettirmektedir. Kuyuların yanında halkın çoğunluğu bugünkü Kışlacık adını verdiğimiz mahalle yakınlarından üstü açık bir şeklide getirilen suyu kullanmaktaydı. Bu su ihtiyacı karşılamadığı gibi, suya her türlü pislik karışabiliyor ve su bulanık akıyordu. Suya karışan mikroplar yüzünden halk arasında zaman zaman salgın hastalıklar baş gösteriyordu. Aslında Kışlacık ve bugünkü Büyük Kalecik Kasabası arasındaki bir pınardan, kilometrelerce uzaktan gelen bu su içimi güzel bir su idi. Bu gün dahi bu su şehrin muhtelif yerlerinde yapılmış olan çeşmelerden akmakta ve halkımız tarafından beğenilerek afiyetle içilmektedir.

Afyonkarahisar parmakla gösterilen, aile hayatıyla, iş hayatıyla, ahlakıyla, bilgi ve görgüsü ile herkes tarafından beğenilen hanımlara “Kadın-Kadınana” denilir. Afyonkarahisar’da kadın olmak cinsiyetten öte bir karakteri örnek Türk kadınını temsil etmek için kullanılır.

Kadınanalar, sıcak bir Temmuz gününde araba ile Kışlacık Köyü’nün bahçelerini gezdiler. Şirinpınar mevkisindeki bir kır evinde bir aya yakın kaldılar. Bu sırada Ömer Ağa ve köylüler ile suyun kaynağına gittiler, suyollarını yerinde gördüler, civarda dolaştılar. Bir  akşam yemeğinden sonra Kadınana Melek Peyker, bahçedeki çardakta kardeşlerini topladı. Ve düşüncelerini onlarla paylaştı.

‘’Kardeşlerim, bildiğiniz gibi bu dünya bir misafirhanedir, niceleri gelip geçmiştir. Dünya hayatı Pîrimiz Mavlana Hazretleri’nin dediği gibi, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bizlerde bizden öncekiler gibi bu dünyadan geçip gideceğiz. Ben isterim ki sahip olduğumuz baba mirasını, hazinemizi güzel şeylerde kullanalım,  arkamızda hayırla ve rahmetle anılacak eserler bırakalım. Bu sayede amel defterimizde açık kalır yapacağımız hayırlı işler sayesinde biz öldükten sonra da amel defterlerimize sevap yazılır. Yaşadığımız şehrin bir sürü sıkıntısı, insanların bir sürü dertleri var. Bunlardan en önemlisi ve en acil olanı sizin de bildiğiniz gibi su sıkıntısıdır. Ben diyorum ki; Konya’dan gelirken getirdiğimiz hazineyi harcayarak bu sorunu çözebiliriz. Hem bu sayede halkı büyük bir dertten kurtarmış oluruz hem de büyük fayda sağlamış oluruz. Böylece sahip olduğumuz malları hayır yolunda harcayarak da kıymetlendirmiş, hem bu dünyamızı hem de ahiretimizi mâmur etmiş oluruz.’’

‘’Ayrıca ablanız olarak bir diğer önerim de; Beraberimizde getirdiğimiz para ve mücevheratı da eşit olarak paylaşalım. Herkes kendine düşen kısmını dilediği gibi kullansın. Siz ne dersiniz?  Ne düşünürsünüz bu konuda? İsterseniz acele etmeyin bu gece düşünün yarın yeniden konuşalım,’’ der.

Ertesi gün yeniden bir araya geldiklerinde, Naime Gevher ve Asiye Sultan, ablalarının söyledikleri üzerine Melek Peyker’ e şöyle cevap verirler.

‘’Söylediklerinde çok haklısın ablacığım, çok iyi düşünmüşsün. Senin söylediğin gibi yapalım. Şehrin enbüyük sıkıntısı su problemi, malum. Sen bizim en büyüğümüzsün, istersen su sorunuyla sen ilgilen. Bizlerde şehrin ihtiyacı olan diğer problemlerle ilgilenelim. Atalarımızın, devletimizin yaptığı gibi elimizde olanı halk için kullanalım

Böylece kardeşlerinden de destek gören Kadınana Melek Peyker, Ömer Ağa ile birlikte çalışmalara başlar.

Şehre döndüklerinde ilk işleri, Kışlacık civarından gelen içimi güzel olan bu suyun sahibini bulmak olur.   Araştırdıklarında suyun sahibinin bir ermeni olduğunu öğrenirler. Ve pazarlık yapmak üzere harekete geçerler.

Kadınanalar at ve arabanın ulaşamadığı suyun kaynağına iki buçuk saat yürüyerek ulaşırlar ve Ermeni ile pazarlığa girişirler. Fakat ne teklif verirlerse versinler Ermeni suyu satmak istememekte ve işi zora sokmaktadır.

Pazarlık epey uzar. En sonunda Kadınana Melek Peyker, su sahibine geri çeviremeyeceği bir teklifte bulunur. Yanlarındakilerin şaşkın bakışları arasında teklifini yineler.

‘’Sana bir ölçek su karşılığında bir ölçek altın teklif ediyorum.’’

Ölçek olarak kullanılmak üzere de yanlarında bulunan çömleği gösterir. Ermeni dâhil herkes sus pus olmuş, şaşkınlıkla olup biteni izlemektedir. Suyun sahibi bu teklifi, çok karlı bir alış veriş yaptığını düşünerek hemen kabul eder.

Melek Peyker;

‘’Sana bir çömlek altın veriyorum bu çömlek dolana kadar su alacağım değil mi?’’ diyerek pazarlığı kesinleştirir.

Ermeni onaylayınca da bir çömlek altını su sahibine verilirler. Ardından Melek Peyker, adamlarından çömleği su kaynağına yerleştirmelerini ister. Su çömleğe dolmaya başladığında ise var gücü ile çömleğe bir tekme atar. Bu tekmeyle birlikte çömleğin dibi açılır ve kaynaktan akan su kırık çömlekten Karahisarı Sahip’e doğru akmaya başlar. Bu şekilde çömleğin dolması imkânsızdır. Melek Peyker’in bu küçük oyunu ile suyu almaktaki kararlılığı üzerine Ermeni yine de verdiği sözden dönmez. Böylece Karahisarlıların bu gün bile severek içtiği bu güzel kaynak suyu, Kadınanalar-dan Karahisarlılara yedi asır önceden bırakılan kıymetli bir armağan olarak kalacaktır. Ve o kaynak suyu önce ‘’ölçek suyu’’ olarak sonrada bu günde olduğu gibi ‘’Kadınana Suyu’’ olarak anılacaktır.

İki yıl süren hummalı bir çalışma sonrası suyolları, arklar temizlenmiş ve arkların üzeri Horasan harçlı büzgüler ile kapatılarak suyun temiz bir şekilde şehre gelmesi amaçlanmıştı. Ortalama yüksekliği 1250 metre ile 1500 metre mevki de olan kaynaktan, arklarla şehir merkezine suyun gelmesi yaklaşık altı saati buluyordu. Getirilen su, Hıdırlık’a biri açık ikisi kapalı olarak yapılan üç havuz depoda toplanıyordu.                                       Ayrıca bu depoların yanı sıra İbik Çeşmesi civarında iki havuz daha vardı. Kaynaktan kapalı arkla getirilen Kadınana Suyu bu depolarda birikiyor oradan Kubbeli, Çavuşbaş ve Başçeşme gibi şehrin uzak mahallelerine dâhil su çeşmeler aracılığı ile halka ulaştırılıyordu.

Kaynaklarda hangi Hanım Sultan’ın hangi işi yaptığı konusunda da tutarsızlıklar vardır. Mehmet S. Aygen ise Alaeddin Keykubat’ın kızlarının isimlerini Melek Peyker, Naime Gevhere ve Asiye olarak vermekte ve su kanallarını tamir ettirenin Melek Peyker Hanım’ın olduğunu ifade etmektedir(Aygen, 1986, s. 10-13).

İsmail Hızal’a göre ise Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye Sultan isimlerindeki üç sultan 1318’den sonra yaşamlarına Afyonkarahisar’da devam etmişlerdir. Melek Peyker Hanım daha önce Bedrettin Gevhertaş tarafından yaptırılan su arkı ve suyollarını yeniden tamir ettirmiştir. Halk da bu suyu Kadınana Suyu olarak isimlendirmiştir(Hızal, 1986, s. 4).

Karazeybek’in verdiği bilgilere göre ise:

26 Nisan 1882 tarihli bir mütevelli tayin kaydında Karahisâr-ı Sâhib şehrine su akıtan Hark-ı Kebîrin Sultan Alâeddin’in Kadınana isimli kızının yaptırdığı ifade edilmektedir(A.Ş.S., d.610, s.153/234). 4 Temmuz 1905 tarihli bir dava kaydında(A.Ş.S., d.635, s. 214/287) suyun “Kadınana Suyu” olarak bilindiği ifade edilir iken, 26 Mayıs 1906 tarihli diğer bir sicil kaydında ise suyun eskiden beri “Anasuyu” olarak bilindiği kaydedilmiştir (A.Ş.S.,d.637, s.299/366). Her üç kayıtta da suyu yaptıran kızın hangisi olduğu belirtilmemektedir. Dolayısıyla suyollarının yapımını gerçekleştirenin hangisi olduğu hususunda bir muğlaklık vardır. Mehmet S. Aygen ile İsmail Hızal bilgileri verir iken kaynaklarını belirtmemişlerdir. Ömer Fevzi Atabek ise her ne kadar referansını net bir şekilde belirtmemiş olsa da bilgileri şer‘iye sicil defterlerinden aldığını yazmaktadır. Biz siciller üzerinde yaptığımız çalışmalarda buna dair bir bilgiye ulaşamamış olsak da Atabek’in bu bilgiye ulaşmış olabileceğini sanıyoruz (Karazeybek, M. 2018, s, 45)

Bize göre de M. Sadettin Aygen, M. Gündoğan, S. Gönçer ve İ. Hızal’ın verdiği bilgiler doğru olup, “Melek Peyker, Naime Gevher ve Asiye hanım sultanlar Getirdikleri hazineleri hayra ve şehrin gelişmesine harcadılar. Orta Kalecik’teki kaynağından açıktan gelmekte olan Kadın Ana suyu kapalı bir ark ile getirildi. Şehrin ortasından geçen dere üzerine köprüler ve geçitler (Atlambaçlar) yapıldı. Fakir halk için bin kadar kapaklı mezar yapıldı. Melek Peyker Sultan su problemini çözmüş, , köprüleri Naime Gevher Sultan, mezarları da Asiye Sultan yaptırmıştır. Bu üç hanım sultan Afyon’da Kadın Analar olarak ün salmışlardır. Mezarlık Cumhuriyetten sonran kaldırılmış, köprüler büyük kanalizasyon haline getirilmiştir. Asiye Sultan, kendi yaptırdığı mezarlığa defnedilmesini vasiyet etmiş ve bu vasiyet yerine getirilerek Kadınana İlkokulu yanında Ambar Yolu başındaki kârgir türbesinde gömülmüştür. Diğer iki sultan, Dergâh camii (Mevlevi Dergahi-Mevlevi Camii) batısındaki sokak içinde ahşap türbede gömülüdür.” (Gönçer, 1971, c. 1, s. 324-325; Aygen,1986, s, 13,14,15; Hızal, 1986, s. 4; Gündoğan,1998, 50,56,58).

İşte Kadınana suyunun aktığı çeşmelerden birkaçı:

Uzun Çarşı’nın yukarı ve aşağı başındaki baş çeşmeler, Hodalı Çeşmesi, Deper Çeşmeşi, Akçeşme, İki Lüleli çeşme, ibik çeşmesi bu çeşmelerden bazılarıydı. Melek Peyker ve kardeşleri iki yılın sonunda su sorununu çözdükleri için çok mutluydular.

Bu süre zarfında Naime Gevher ve Asiye Sultan’ da boş durmamışlardı, tabi. Gelin onlar neler yapmışlar birlikte bakalım.

Kırk Köprü Yapımı

1300 lü yılların başlarında Karahisarı Sahip’te şehrin ortasından akarak şehri baştanbaşa ikiye bölen bir dere vardı. Bu dere, Hıdırlık ve Kale arasındaydı. Olucak ve Taşpınar Çeşmelerinden başlayıp şehrin ortasında da iki kola ayrılarak aşağıya doğru akıyordu. Şehir bu derenin iki tarafından (Hıdırlık ve Kale) kurulmuştu.

Dere, halkın yaşamını zorlaştırıyordu. Örneğin karşıdaki komşusuna geçmek isteyen bir kadın ya da derenin diğer tarafındaki esnaftan alışveriş yapmak isteyen bir kişi için dere sıkıntılı ve tehlikeli bir hal oluşturabiliyordu. Ve hemen hemen her bahar da eriyen karlar ve yağmurlarla birlikte suyu artan derede sık sık taşkınlar gerçekleşiyordu.

Ayrıca üstü açık olan bu dereye zaman zaman düşüp, boğulma tehlikesi atlatan insanlarda oluyordu. Nâima Gevher Sultan bu duruma derhal müdahale edilmesi gerektiğini düşünerek harekete geçer.  Dere yataklarını ıslah eder, genişleterek düzenler. Ve derenin çeşitli yerlerine, belirli aralıklarla, insanlar karşıdan karşıya güvenle ve kolaylıkla geçilebilsin diye kırk adet köprü yaptırır.

Ömer Fevzi ATABEK’in Afyon vilayeti Tarihçesi isimli kitabında belirttiğine göre 1800’lü yılların sonlarında bu köprülerden 12’si mevcuttur.

Bu köprüler şuralardadır:

1-Çavuşbaş Cami önü

2-Hacı Kavasların evi önü

3-Hacı Kadir Hocanın evi önü

4-Camii Kebir’in alt köşesi

5-Gelincik köprüsü

6-Kırklar Makamı yanı

7-Hodalı Çeşme önü

8- Sirgelilerin evi önü

9- Aşağıpazar Cami önünde büyük köprü

10- Elbiseci Mahmut Çavuş’un evi önü

11- Cumhuriyet İlkokulu alt köşesi

12- Kireçpazarı Mevki (Gıda Kontrol Labarotuvarı civarı) (Atabek, Ö.F. 1997, s, 93-94)

Köprülerin başladığı Otpazarı Camii civarına ”KÖPRÜBAŞI” denilmiş ve bugünde bu adla anılmaktadır.

Zamanla şehir nüfusunun artması ve hem ev atıklarının hem de değişik işkollarının ”kasaplar, dericiler vs.” atıklarının bu dereye dökülmesi de şehir içinde kötü bir görünüm oluşturmasına sebep olur.

1889-1890 yıllarına gelindiğinde Karahisar Mutasarrıflığı’nın bağlı olduğu Hüdavendigar (Bursa) Valisi Mahmut Celalettin Paşa, Afyonkarahisar’a bir ziyarette bulunur. Ziyaretinde şehri boydan boya kat eden bu dereyi görür ve Mutasarrıf Arap Hamdi Paşa’yı buranın kapatılması konusunda uyarır. Muatasarrıf’ta zamanın Belediye Reisi Turunçzade Bekir Efendi’ye konuyu aktarır. Bekir Efendi’nin belediye gelirlerinin bu işe yetmeyeceğini belirtmesi üzerine Dinar İlçesi’nden toplanan Kantariye ve Zahire Vergisi Gelirlerinin bu işe harcanması Vali tarafından uygun görülür.

Açıkta akan derenin kemer şeklinde kesme taştan üzerinin örtülmesine 1892 yılında başlanır ve 1895 yılında şehir dışına kadar örmek suretiyle bitirilir. Bu işte Afyonkarahisar halkı çalışır.

Toplam uzunluğu 2,5 km olan kanalizasyonun genişliği 2,90 metre yüksekliği ise 2,50 m’dir.  (Özpunar, H.   Kocatepe Gazetesi / 2 Şubat 2010, https://www.afyonnews.com/wp-content/uploads/2019/04/YERALTINDA-B%C4%B0R-T%C3%9CNEL.jpg)

Kadınana Suyu günümüzde şehrin muhtelif yerlerindeki çeşmeler vasıtasıyla halkımıza ulaşmaktadır. Su güzergâhı üstünde yeralan Deper Çeşmesi, Akçeşme, Karayolları Cami önünde (Ördek Çeşmesi), Devrane Cami çeşmelerinin yanısıra 1990’ların başında İmaret Cami üstündeki alana Türk Kadınını Tanıtma ve Güçlendirme Vakfı tarafından Kadınana Suyu akan çeşmeler yaptırılmış sonraki yıllarda Anbaryolu girişinde yeralan Kadınana’lardan Asiye Sultan’ın Türbesi’nin girişine yine Kadınana Suyu akan bir çeşme yaptırılmıştır.

Yakın zamanda Kadınanalar’ın bu hayrını hatırlatmak amacıyla Anbaryolu ile Yeşilyol Kavşağına bir heykelleri dikilmiş, yine Asiye Sultan’ın türbesi yanındaki boş duvara işadamı Mustafa Sarıdere tarafından büyük ebatlarda Kadınana rölyefi yaptırılmıştır. Afyonkarahisar Belediyesi de Asiye Sultan’ın Türbesini restore ettirmiştir.

2009 yılı içerisinde Afyonkarahisar Belediye Meclisi üyesi olan mimar Oktay Okay, anne ve babasının hatıralarını yaşatmak amacıyla Hükümet Konağı yanındaki boş alanda Osmanlı Mimarili bir çeşme yaptırmış ve Kadınana Suyu burada da halkımızın istifadesine sunulmuştur. Kent meydanının yapılış aşamasında bu çeşme kaldırılmış ve Zafer Müzesi yanına yeni bir çeşme yaptırılmıştır. 2013 yılı Ocak ayı başlarında ise esnaftan Abdullah Çobanbay, Yeşilcami önünde babası adına bir çeşme yaptırarak Kadınana Suyu’nun buradan da içilmesini sağlamıştır.

ASİYE SULTAN TARAFINDAN MEZARLIK SORUNUNUN ÇÖZÜLMESİ

1300’lü yılların ilk çeyreğinde Karahisar’ı Sahip’in çeşitli yerlerinde, külliye, cami, mescit gibi yapıların avluları da dâhil olmak üzere yaklaşık yirmi civarı mezarlık vardı.

Bu mezarlıklardan bazıları şunlardı;

Hisarardı ve Olucak Mezarlığı

Taşpınar Mezarlığı

Yarenler Mezarlığı

Şehre Küstü Mezarlığı

Tahtalı Mezarlığı .

Mezarlıkların çokluğundan da anlaşıldığı gibi şehir geçmişte de şimdi olduğu gibi önemli bir yerleşim yeri idi. Ve kültürümüzün köklerinin sağlamlığı çok eski uygarlıklara kadar dayanıyordu.

Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Karahisar ile ilgili kısımda şöyle der;

‘’Bu şehir gayet kalabalık, adam deryasıdır, etrafı mamur köylerdir. Çarşı pazarında insan insanın omzunu sökemez öyle izdihâmlıdır.’’

Karahisarı Sahip, verimli toprakları, güvenli ve huzurlu ortamı ile halkın öncelikli olarak yaşamayı tercih ettiği şehirlerdendi. Bundan dolayı da kalabalıktı. Ve bu insan deryasının, her şeye ihtiyacı fazlaca olduğu gibi mezarlık ihtiyacı da fazlaydı. Bu ihtiyaçtan dolayı şehrin çeşitli yerlerinde mezarlıklar yapılmıştı. Fakat bunların çoğu bakımsız, harabe ve göçük haldeydi. Göçen mezarlar, fakir halka ait mezarlardı. Üzerleri beton kapak ile örtülmediğinden zamanla buralar çöküyordu. Bu durum, korkutucu bir hal aldığı gibi hem çirkin bir görüntüye sebep oluyordu hem de açıkta kalan kısımlar insan sağlığını tehdit ediyordu.

İşte Asiye Sultan tam da bu ihtiyacı gidermek ve halka yarar sağlamak adına mezarlık sorunu ile ilgilenmeye karar verdi.

Asiye Sultan, daha fazla bekleyerek zaman kaybetmek istemiyordu. Ablaları ile görüşerek hemen harekete geçmek istediğini söyledi. Eski mezarlıkların yıkılmış duvarlarını tamir ettirecek, mezarlıkların bakımlarını yaptıracak ve uygun görülen bir yere mümkünse şehir merkezine kimsesiz ve fakir halkın da kullanabileceği kapaklı mezarların olduğu yeni bir mezarlık inşa ettirecekti.

Ablaları durumu önce Ömer Ağa ile konuştular sonra uygun yerin seçilmesi ve onayı için Karahisarı Sahip Atası  Nusreddin Ahmet Bey ile görüştüler. Sahip Ata  Nusreddin Ahmet Bey,  Asiye Sultan’ın yaptıracağı bu yeni mezarlık için şehir merkezinde uygun bir alan verdi.

Buna göre Kadınana Mezarlığının yeri;

Bugünkü Ordu Bulvarının üst kısımlarından Ambaryolu’ na ve Saraçlar’ dan Uzunçarşı’ da ki dükkânların arkasına kadar geniş bir alanı kapsayan yerde olacaktı.

Gerekli ayarlamalar yapıldıktan sonra hemen işe koyuldular. Ve kısa bir süre sonra şehir ve halk modern bir mezar-lığa kavuşmuş oldu. Kadınana Asiye Sultan, tamamını kendi mirasından harcayarak yoksul halkın kullanması için 1000 adet kapaklı mezarlık yaptırdı ve kendisinin de vefatından sonra bu mezarlığa koyulmasını ablalarına vasiyet etti.     Böylece halkın bir sıkıntısı daha Selçuklu’nun fedakâr, yardımsever ve cömert sultanları, Karahisarı Sahip’in Kadınanaları tarafından her zaman ki gibi karşılık beklenmeksizin çözüme kavuşmuş oldu.

Asiye Sultan vasiyeti gereği, vefat ettikten sonra bu mezarlığa defnedilmiştir. Cumhuriyet döneminde buradaki mezarlık kaldırılmış fakat Asiye Sultan’ın mezarı yerinde bırakılarak türbe şekline getirilmiştir. Asiye Sultan’a ait türbe,  Kadınana İmam Hatip Ortaokulu’nun karşısında, Kadınana Caddesi (Ambar yolu) girişindedir.

Kadınaların ne zaman vefat ettiklerine dair kaynaklarda bir bilgi yoktur. Dr. Aygen’in ifadesiyle:

“İlk vefat edenin Asiye Sultan olduğu kanaatine varmış bulunuyoruz. Tahminlere göre zayıf ve hastalıklı bir çocuk olarak dünyaya gelen Asiye Sultan bir türlü kendini toparlayamamış, yaşadıkları devrin güç şartlarında onun, ablalarından önce vefat etmesine sebep olmuştur. Vasiyeti üzerine ve ablalarının isteği üzerine bin kadar kapaklı mezar yaptırdığı büyük mezarlığın bir köşesine gömülmüş mezarı üzerine de bir türbe yapılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında şehir içindeki mezarlıklar kaldırılırken bu mezarlıkta kaldırılmış fakat Asiye Sultan’ın türbesine dokunulmamıştır. (Aygen,1086, s, 16)

Melek Peyker ve Naima Gevher’e gelince onların da evlenip evlenmedikleri hakkında bir bilgimiz yoktur. Onlar da ecelleri gelince vefat etmişler ve Mevlevi Camii civarında Tacıahmet Mahallesine doğru giderken yol üzerinde sağdaki bir parselde toprağa verilmiş ve mezarlar türbe haline getirilmiştir.

Afyonkarahisarlılar aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Kadınanaları hiç unutmamışlar, hep gönüllerinde yaşatmışlar ve türbeleri halen birer ziyaretgâh yeri olarak ziyaret edilmektedir.

Onlar Vakıa suresinde belirtildiği gibi hayırlı işlerde hep önden gitmiş ve örnek olmuşlardır. Vakıa suresi 10. Ayetin ifadesiyle ,  “ Hayırlı işlerde önden gidenler ve topluma örnek olanlar, Âhirette de mükâfata ermede ve cennete girmede önden gideceklerdir”  (Vakıa:10). Ayrıca bak. Fatır 35 /32. Âyet)

İşte Melek Peyker , Naima Gevher ve Asiye Sultan, bizim dilimizle Kadınanalarımız,  hep önden gitmiş, topluma hayırlı işlerde örnek olmuşlar ve Afyonkarahisar’ımızda onların izinden giden nice kadınanaların ortaya çıkmasına vesile olmuşlardır. Ruhları şâd oldun. Onları rahmetle ve minnetle anıyoruz.

KAYNAKÇA:

. Akkoyun, 1997, Ömer Fevzi Atabek ve Afyon Vilayeti Tarihçesi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayını.

. Aygen, M.S. (1986). Afyon’daki Kadınana, Afyon:Türkeli Matbaası.

. Çeçen, A. (1986). Türk Devletleri, Ankara: İnkılâp Kitapevi

. Dalkesen, N. 2017, s.301.  “1318-1327 yılları arasında Anadolu’da İlhanlı genel valisi olarak görev yapan Timurtaş’ın İsyanı”,  KEBİKEC / 43 • 2017

. Erdeğer, M.G.(2020) III. Alâeddin Keykubad’ın Türkiye Selçuklu Devleti’nin Tahtına Çıkışı. USAD, Güz 2020; (13): 79-112 E-ISSN: 2548-0154

. Gönçer, (1971). Afyon İli Tarihi, c.1. İzmir: Karınca Matbaacılık ve Ticaret Kollektif Şirketi

. Hızal, İ. (1986, Nisan, Mayıs, Haziran). Afyonkarahisar’ın Su Yolları. Beldemiz, S. 6, Afyon, ss.3-4, 30.

. Kartal, A. (2008). Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde Dil ve Edebiyat, Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi 1, İstanbul 2008.

. Müneccimbaşı Ahmed Dede, tarihsiz, Müneccimbaşı Tarihi, c.1, Arapça aslından Türkçleştiren: İsmail Erünsal, Tercüman 1001 Temel Eser, No: 37

. Oruc, Z. (2015). Türkiye Selçuklu Devleti’nin Yıkılışından Sonra Anadolu’da Moğol Hâkimiyeti (1308-1335) Tarih Okulu Dergisi (TOD) Aralık 2015, Yıl 8, Sayı XXIV, ss. 297-323.

. Özpunar H. (2021). 25 Ekim 2021 Kocatepe Gazetesi

.  Özpunar,H. (2013)  “Afyonkarahisar’ın Yüzlerce Yıllık Su Kaynağı Kadınana” Beldemiz: Sayı:10.

. Tokuş, Ö.(2017). Moğol Hâkimiyetinde  Anadolu Ve Anadolu’da Moğol Noyanlarının İsyanları. Türk Dünyası Araştırmaları TDA, Eylül-Ekim 2017, Cilt: 117 Sayı: 230 Sayfa: 177-208

. Uzunçarşılı, İ. Hakkı (1967), “Emîr Çoban Soldoz ve Timurtaş”, Belleten, XXXI/CXXIV, Ekim, s. 601-646

. Yuvalı, A. Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Gazan Han Maddesi, c, 13, s.429-430

.Gündoğan, M. (1988) Afyonkarahisar: Medrese Kitapevi.

.Karazeybek, M. (2018). Afyonkarahisar Kadına Suyu, VIII. Uluslar Arası Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildiri Kitabı 5-7 Nisan 2018,Yayınlanma Tarihi. Ekim 2019, Afyonkarahisar.

.Turan, O. (1993). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul: Boğaziçi Yayınları 4. Baskı.

.Erdoğan Merçil, Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, II. Mesud Md.  c,35.

Yazarın Diğer Yazıları