Peygamberimizin bildirdiğine göre:
“Haramdan bir lokma yiyenin kırk gün namazı ve sabah duası kabul olmaz. Haramın bitirdiği et, cehenneme layıktır.” (Ramuz el-ehadis: 409/4; Tecrid-i sarih: 4/357; (Riyaz-üs salihın: 1883)
Haram bir mal ile hac eden: “Lebbeyk allahümme lebbeyk” derse, Allah ona: “Sana lebbeyk yok, haccın da geri çevrilmiştir” der. (age: 418/6)
Haram giren vücut, cennete giremez. Haramla beşlenen vücudun duası, ibadeti kabul olmaz.
—Allah: “İyi iş işleyene iyi hayat yaşatırız.” (Nahl 16: 97); “ İşlenen kötülükler kalbi kirletir.” (Mutaffifin 83: 14) buyurur.
Bile bile Müslüman haram yemez, harama el sürmez. Haramdan kazananın ikramı
yenmez. Üzerinde hak olan, onu sahibine, o yoksa yakınlarına, onlar da yoksa ihtiyaç sahiplerine vererek o haktan kurtulmalıdır. Haramla helal arasında şüpheli şeyler vardır. Şüphe ne kadar zayıf olursa olsun, giderilmezse harama götürür.
Peygamberimiz: “Şüpheli şeylerden uzak duran, dinini ve ırzını korumuz olur. Kim de korunmazsa, harama düşer” buyurur.(R. Salihın: 588)
Şeytan günahı, haramı güzel gösterir. İnsana şüpheli şeylerle yaklaşır. Bir hadiste: “Şüpheli şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak” buyrulur. (R. Salihın: 593)
Haramdan korunmanın yolu, dikkatli olmak ve şüphe veren şeylerden uzak durmaktır. İnsan küçük şeylerden korunursa, Allah onu daha büyüklerden korur.
Peygamberimiz (a.s) şöyle buyurur:
-“Haram da bellidir, helal de. Bunların arasında şüpheli şeyler vardır. Bunu çokları bilmez. Şüpheli şeylerden sakınan dinini ve ırzını kurtarır. Şüpheli şeye düşen harama düştü demektir. Yasaklanmış bir koru kenarında sürü güden çoban gibi. Uyanık olun, her melikin bir korusu vardır. Allah’ın korusu da haramdır. Bedende bir et parçası vardır. O iyi olursa, bütün beden iyi olur. O bozulursa, bütün vücut bozulur.
İşte o da kalptir.” (Ramuz el-ehadis: 204/6)
İslam büyükleri, yedikleri ve içtikleri şeylerin helal ve temiz olması hususuna çok hassasiyet göstermişlerdir. Hz. Ebu Bekir (r.a.) Efendimiz, bir gün kölesinin getirdiği sütten içti ve hemen kölesine, “Bunu nereden aldın?” Diye sordu. Köle:
“Kehanette bulundum, karşılık olarak bunu aldım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, içtiği sütü midesinden çıkarmaya çalıştı. Sonra: “Allahım! Midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından sana sığınırım” dedi. (Gazali, ihya c.2 s.115 )
Abdullah bin Ömer (r.a.): “Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çöp gibi kalsanız da, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah o ibadetleri kabul etmez” buyurmuştur
Tâbiînden, İslâm âleminde Ashâb-ı kirâmdan sonra yetişen evliyânın ve âlimlerin en büyüklerinden İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri’nin babası Sâbit hazretleri, daha bekâr iken temiz ahlâklı, takvâ ve verâ sâhibiydi. Zühdü, salahı ve ilmi pek çoktu. Yüzünde bir nur vardı.
Bir gün bir dere kenarında abdest alıyordu. Suda bir elma gördü. Elmayı alıp, abdestten sonra elinde olmayarak dişledi. Fakat tükürüğünde kan gördü. Kendi kendine;
“Şimdiye kadar bana böyle bir hal olmamıştı. Buna sebep ısırdığım elma olmalı” dedi ve buna pişman oldu. Elma sahibini bulup helalleşmek için dere boyunca gitti. Nihayet ısırdığı elmanın ağacını buldu. Ağacın sâhibini aradı. Onun cömert ve ihsân sâhibi biri olduğunu öğrendi. Oradakiler; “Çok cömert ve ihsân sâhibidir. Elma ağacındaki bütün elmaları alsan, alma demez. Bir tane elmadan ne çıkar.” dediler.
Sâbit aramalardan sonra, bahçenin sâhibini buldu ve “Ya elmanın parasını al yahut helâl et.” dedi. Bahçe sâhibi onun haramlardan ve şüphelilerden sakınma hususundaki gayretini görüp, hareketinin doğru olup olmadığını kontrol etmek istedi. Sâbit’e; “Helâl etmem için ne vereceksin?” diye sordu. Sâbit; “Altın istersen altın, gümüş istersen gümüş” dedi.
Bahçe sâhibi; “Ben altın, gümüş istemem. Kıyâmet gününde senden dâvâcı olmamamı istiyorsan, bir teklifim var. Onu kabûl edersen hakkımı helâl ederim” dedi. Sâbit; “Teklifin nedir?” diye sordu. Bahçe sâhibi; “Benim bir kızım var; gözleri görmez, kulakları duymaz, dili söylemez, ayakları yürümez. Bunu sana nikâh etmek istiyorum. Kabûl edersen elmayı sana helâl ederim. Yoksa yarın kıyâmet günü Allahü Teâlânın huzûrunda seni mahcûb ederim.” dedi.
Sâbit kendi kendine; “Ey dîninde sâbit olan Sâbit! Kıyâmette tehlike ve sıkıntılara mâruz kalmaktansa buna dünyâda katlanmak daha iyidir” deyip kabul etti.
Bahçe sâhibi, teklifinin kabûl edildiğini görünce, böyle bir kimseye kızını vereceği için çok sevindi. Nikâhı yapıldı. Gece olunca Sâbit üzüntü ile nikâhlısının bulunduğu odaya girdi.
Orada, gâyet süslü, güzel, sağlam, görür, işitir, konuşur, yürür bir hanımla karşılaştı. Hanım efendi kalkıp Sâbit’i karşıladı. Saygı dolu ifâdelerle konuştu. Sâbit kendi kendine; “Yâ Rabbî! Bu ne iştir. Hayal mi yoksa rüyâ mı?” dedi. Hanımın kendi nikâhlısı olduğundan şüphelenip odadan geri çıkmak istedi. Hanımı; “Niye çıkıyorsun ey Allahü teâlânın sevgili kulu? Senin helâlin benim!” Dedi. Sâbit ona; “Baban seni bana kötüledi. Kördür, sağırdır, dilsizdir, kötürümdür” diye târif etti. Sen ise ne güzel yürüyorsun ve ne iyi konuşuyorsun. Niçin böyle söyledi. Şaştım doğrusu. Muhakkak bunda bir hikmet vardır” dedi.
Nikâhlısı kız; “Bu bir sırdır, izin ver açıklayayım. Babamın sözünde yalan yoktur. Dînini kayıran ve seven bir insandır. Seneler oluyor bu evden dışarı çıkmış değilim. Şimdiye kadar hiçbir yabancı, yüzümü görmedi. Ben de bir yabancı yüz görmedim. Bu sebeple gözlerim harama kördür. Kulağım bir yabancı sözü duymamış ve günâh işlememiştir. Bunun için günâha karşı sağırdır. Ayaklarım günah yerlerine gitmez, bunun için kötürümüm.
Dilimden hiç kötü söz, günâha sebeb olan bir kelime çıkmadı. Onun için dilsizim. Babamın sözlerindeki hikmet budur” dedi. İşte büyük alim İmamı Âzam Ebû Hanife şüphelerden kaçınma konusunda bu derece titizlik gösteren böyle bir baba ve anadan dünyaya gelmiştir.