Kureyş müşriklerinin İslâm’a muhalefetinin bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada, kahramanlık ve yiğitlikleriyle meşhur iki kişi, Hamza b. Abdülmuttalib ve Ömer b. Hattab İslâmiyet’i kabul ettiler. Bu olay, Müslümanların güçlenmesine vesile olduğu gibi İslâm muhaliflerinde de şok etkisi yaptı. Öneminden dolayı ilk İslâm Tarihi kaynakları bu iki şahsın Müslüman oluşlarıyla ilgili olayları müstakil başlıklar altında kaydederler.
Hz. Hamza, yeğeni Hz.Muhammed’den iki yaş büyüktü ve aynı zamanda Sevgili Peygamberimizin süt kardeşiydi. Mekke Devri’nin 6’ıncı (616 M.) yılında Müslüman olmuştur.
Annesi Hâle, Efendimiz’in annesi Hz. Âmine’nin halasının kızıydı. Hz. Hamza müslüman olmadan önce uzun zamandır olup bitenleri uzaktan izliyor, bir türlü son kararı verip de müslüman olmuyordu.
Yine bir hac mevsimiydi. Zilhicce ayının bir gününde Ebû Cehil, Safa tepesinde bulunan Peygamber Efendimizin yanına gelmiş ve ağza alınmayacak sözler sarfederek O’na hakaretler etmişti. Bütün bunlara rağmen Allah Resûlü susmuş olan bitenlere cevap verme tenezzülünde bile bulunmamıştı. İstediği karşılığı bulamayan Ebû Cehil, oradan ayrılmış ve Kâbe’ye, kendisi gibi düşünen müşriklerin bulunduğu yere gelmişti.
Abdullah İbn Cüd’ân’ın hizmetçisi de, bulunduğu yerden bütün bu olanlara şahit olmuştu. Çok geçmeden Efendimiz de oradan ayrılıp hane-i saadetlerine gelmişti.
Bu arada Efendimiz’in bir diğer amcası Hamza, ok ve yayını kuşanmış vaziyette avdan dönüyordu. Hamza, heybetli ve güçlü bir delikanlıydı; Kureyş arasında herkes ondan korkar ve cesareti karşısında hayranlığını gizleyemez, karşısında olmaktansa her zaman onunla birlikte hareket etmeyi tercih ederlerdi.
Hz. Hamza çıktığı avından dönerken herkesle selamlaşır ve o günkü işini, evine gelmeden önce Kâbe’ye uğrayarak noktalamak isterdi. O gün de Hamza, her zaman olduğu gibi avdan dönerken, karşılaştığı insanlara selam veriyor; onların hal ve hatırını sorup gönüllerini almaya çalışıyordu. Nihayet, Abdullah İbn Cüd’ân’ın hizmetçisiyle karşılaştı. Hz. Muhammed’e karşı Ebu Cehil’in yaptığı terbiyesizliğe seyirci kalamayan hizmetci:
– Ey Ebâ Umâra! Biraz önce yeğenin Muhammed’e, Ebu’l-Hakem İbn Hişâm’ın (Ebû Cehil) yaptıklarından hiç haberin var mı? İşte, şurada görünce O’nun üzerine yürüdü, ağza alınmadık kötü sözler sarfederek Muhammed’e çok eziyet etti dedi ve olan biteni anlattı.
Hamza, bir anda hiddetlenmiş; sinirden damarları dışarı fırlayacak gibi olmuştu. Evet, yeğeni yeni bir dinle gelmişti; ama O’nu çok seviyordu. Bugüne kadar O’na yapılanlar karşısında pek sesini çıkarmamıştı; Belki de henüz yapılanların boyutundan habersizdi. Savunmasız bir adama, hiç suçu yokken bu kadar zulüm yapılır mıydı hiç! Ok ve yayı elinde olduğu halde Kabe’ye doğru koştu; Belli ki hedefinde sadece Ebû Cehil vardı. Artık insanlara selam vermeyi bile unutmuştu. Yolda giderken karşılaştığı herkes, onun hiddet dolu gelişini görünce telaşlanmış, olacakları merakla beklemeye başlamışlardı. Nihayet, Kâbe’ye geldi. Gözleri birisini arıyordu ve aradığı şahsı, insanlar arasında otururken gördü. Hızla yanına geldi. Oturanların ağızları yüreklerine gelmişti. Daha onun gelişini görür görmez Ebû Cehil, bugün yaptıklarına bin pişman olmuştu, ama artık iş işten geçmişti. Doğruca Ebû Cehil’in yanına geldi, yayını kaldırdı ve şiddetle vurmaya başladı. Bir taraftan da:
– Sen nasıl olur da O’na sataşır, kötü sözler söylersin? Ben de O’nun dinindenim; O’nun dediklerini diyorum. Haydi, gücün yetiyorsa benim karşıma çık da göreyim seni, diyordu.
Ebû Cehil, kanlar içinde kalmıştı. Onu bu halde gören Mahzûmoğulları Hz. Hamza’ya engel olmaya yeltenmişlerdi. Ancak Ebû Cehil buna mâni oldu:
– Ebû Umâra’yı bırakın! Gerçekten bugün ben, O’nun yeğenine ağır küfürler ettim (İbn Hişâm, Sîre, 2/128-129) diyordu. Belki de maksadı, elinden kaçan Hz. Hamza’yı yeniden geri getirmekti. Belki de henüz, testinin kırıldığından haberi yoktu. Ama artık çok geç kalmıştı. (Devamı Yarın)