Kur’an-ı Kerim’den öğrendiğimize göre İbrahim aleyhisselam kesinlikle Yahudi ve Hıristiyan değildir. Arap’ta değildir. Her ne kadar Araplar, Hz. İsmail’in soyundan geldiklerini iddia etseler de bu iddiaları hem asılsız hem de delilsizdir. Çünkü birçok kaynakta Hz. İsmail’in Hicaz bölgesine yerleştikten sonra Cürmihilerden Arapça’yı öğrendiği nakledilmektedir. Bu bakımdan Hz. İsmail ve evlatlarına Arab-ı Müsta’ribe (Sonadan Araplaşanlar) denmiştir. (bak. Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi ve Şerhi, 6. C. s:16, diyanet yayını) Arapça’yı Araplardan ve sonra öğrenen Hz. İsmail nasıl Arapların atası olabilir? Aynı zamanda Hz.İsmail, Arapça’yı bilmediğine göre başka bir dille konuşuyordu. Yahudi ve Hıristiyan olmayan Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in o zaman Türkçe konuşması ve Hz. İbrahim’le İsmail aleyhisselam’ın Türk oldukları akla geliyor. Bu konuda çok ciddi bilgiler mevcuttur. Ayrıca İsmail aleyhisselamın İbrani’ce konuştuğu iddiaları Kur’an-ı Kerim’in “İbrahim ne Hıristiyan ne de Yahudi idi…” (Al-i imran/67) ifadesi ile çelişir. İslâmi kaynaklara giren İbrani’ce konuşma iddiaları İsrailiyat tesiri ile oluşmuş asılsız iddialardır. Buradan da anlaşıldığı gibi Hz.Peygamberimizin ataları aslen Arap olmayıp; Mekke’ye sonradan yerleşmiş ve Araplaşmış bir boydur.
Babasının ölümü nedeniyle dünyaya öksüz gelen, anasının ölümüyle yetim kalan Sevgili Peygamberimizi dedesi Abdülmuttalip yanına aldı. Dedesi torununu çok seviyordu, adeta O’nun üzerine titriyordu. Yaşı sekseni geçen dede ölüverirse O’na kim bakacaktı? Dede O’nu kime emanet edecekti. Çünkü dedesi Peygamberimizin doğar doğmaz büyük bir insan olacağını tahmin etmiş ve adını MUHAMMED koymuştu. “Soyunda böyle bir ad yok, niçin bu adı koydun?” diyenlere, “O; Umarım ki, onu gökte Hak, yerde de halk çok methi senâ edecektir” diye cevap vermişti.
Nihâyet dede torunu Hz. Muhammed’i en merhametli oğlu Ebu Tâlib’in himayesine vermeyi uygun buldu. Zaten Ebu Tâlip de O’nu yanına almayı babasına teklif etmişti. Ebu Talip: “Kardeşim Abdullah’ın oğluna bakmayı ben cana minnet bilirim” diyordu. Böylece Hz. Peygamberimiz amcası Ebu Talib’in himayesine girmiş oldu. Bu olaydan birkaç gün sonra da dedesi vefat etti. Bu sıralarda sevgili Peygamberimiz 8 yaşında idi. 8 yaşında iken amcası Ebu Talib‘in himayesine giren Sevgili Peygamberimiz 25 yaşına kadar O’nun yanından ayrılmadı. Sevgili Peygamberimiz amcasıyla birlikte 25 yaşına kadar ticaretle uğraştı. Bu sıralarda Kureyş kabilesinden Esed oğullarından Hüveylid’in kızı Hatice adında temiz, soylu ve zengin bir kadınla evlendi. Bu soylu hanım, Hz.Muhammed’in ticaretteki dürüstlüğünü duymuş ve O’na ortaklık teklif etmiş ve bu ortaklık sırasında O’nu iyice tanımış ve Sevgili Peygamberimizle evlenmek istemişti. Sevgili Peygamberimizle Hz. Hatice’nin nikâhlarını Hz. Hatice’nin akrabası Varaka bin Nevfel kıydı. Mutluluk ve huzur içerisinde seneler akıp geçti ve Hz. Muhammed kırk yaşına erişti. 40 yaşına giren sevgili Peygamberimizde büyük değişiklikler olmuştu. Daima düşünüyor, derin derin tefekküre dalıyordu. Bu sıralarda gürültüden uzak, sessiz yerlere çekilip tefekkür etmeye başlamıştı. Kendisine Mekke’nin yakınlarındaki Hira mağarasını seçmişti. İşte böyle bir zamanda Melek Cebrail Sevgili Peygamberimize gelerek ona “oku seni yaratan rabbinin adıyla oku” dedi, böylece fiilen peygamberlik görevi başlamış oldu. (M. 610)