Peygamber Efendimiz döneminde nifak, Müslümanların çeşitli zorluklara ve sıkıntılara maruz kaldıkları Mekke döneminde değil, Medine döneminde ortaya çıkmıştır. Çünkü Sevgili Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar, Mekke’de herhangi bir güç ve otoriteye sahip değillerdi. Müslüman olmak, insanlara maddî açıdan bir avantaj sağlamadığı gibi, tersine zor ve meşakkatli bir işti. Müslümanların Medine’ye hicret etmesinden sonra şartlar yavaş yavaş müslümanların lehine değişmeye başlamış, Resûlullah (sav) henüz hicret etmeden Medine’de kendisine başta Evs ve Hazreç kabileleri olmak üzere çok güçlü destekçiler bulmuştu. Bunun yanında Medine’de bulunan bir kısım kimseler, Peygamber Efendimizin Medine’ye gelişleriyle birlikte var olan güç ve otoritelerini kaybetmişler içten içe Peygamberimize ve Müslümanlara düşmanlık besliyorlardı. Bunlar Müslümanlıktan ve Müslümanlardan bir takım menfaatler sağlamak amacıyla sözde Müslüman görünüyorlardı. Bunlar bir taraftan içten içe Müslümanlara ve Peygamber Efendimize düşmanlık besliyor, diğer taraftan Müslüman görünerek cemiyet içerisindeki itibarlarını korumak ve bir takım faydalar temin etmek istiyorlardı. Ancak Peygamber Efendimiz bütün olumsuz tutumlara rağmen münafıkların kendilerini İslam toplumunun bir parçası olarak hissetmeleri için elinden geleni her şeyi yapmış ve onlara hoşgörüyle yaklaşmıştı. Nitekim peygamber efendimizin bu yaklaşımları sonucunda münafıklar arasından samimi olarak iman eden ve müslüman olan çok sayıda insan çıkmıştır.
Peygamber Efendimiz, Medine'ye teşrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müşrik Araplar, Ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.
Rasûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, İslâmiyet Medine'de daha yaygın bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.
İşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bu grup münâfiklardı.
Peygamberimiz (s.a.v.)in Medine'ye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren dâhilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medine'nin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûl'ü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.( Müslim, 5/182-183)
Fakat, Abdullah bin Übey'in hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine'ye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.
Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûl'ün fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü. (Tabakât, 3/540)
Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu, bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve "Medine'ye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır" diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfikûn Sûresi nazil olmuştu. Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übey'e, "Ey Ebû Hubab! Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (S.A.V.) git de, senin için Allah'tan af dilesin" denilince şu cevabı vermişti:"Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekâtını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammed'e secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!" (Tefsir-i Taberî, 28/116 ) (Hubab Abdullah bin Übey'in samimî Müslüman olan oğlunun ismi idi. Peygamber Efendimiz: "Sen Abdullah'sın. Hubab şeytanın ismidir" diyerek onun ismini Abdullah diye değiştirmişti.)
Abdullah bin Übey'in, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:
Bir gün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sa'd bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übey'in evinin gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kur'ân'dan bir parça okudu. İyi hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.
Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:
"Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!"
Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übey'in bu sözlerinden dolayı son derece
müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sa'd bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sa'd bin Ubade Hazretleri şöyle dedi:
"Yâ Resûlallah! Sen İbni Übey'in kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kur'ân'ı indiren Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki şu beldenin halkı, İbni Übey'in başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, İbni Übey, bundan son derece müteessir olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!" ( Müslim, 5/183; Müsned, 5/203) (Nihat Yakın; Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi)
Münafıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok avanesi vardı. Bunun yanında; akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.
Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında, Abdullah bin Übey'e uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yâni bin kişilik İslâm ordusunun üçte biri kadar... Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medine'ye dönünce, İslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medine'deki Yahudîler:
"Tevrât'ta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir!" diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, İslâmı küçük düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla birçok karışık ve dolaşık sorular sorarlardı. (Sîre, 3/174-175; Tabakât, 1/174; Müslim, 8/128-129; Müsned, 4/239-240)
Bedevî diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu Kur'ân-ı Kerim'den öğreniyoruz: "Medine çevresindeki bedevîler arasında münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki, onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz..." (Tevbe 9: 101)
Özellikleri Kalplerinde Olmayanı Ağızla Söylemeleri
Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: "Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti." (Âl-i İmrân 3: 167; Bakara 2: 8-9)
Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimatlarını sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zaafa uğratmak gayesini güdüyorlardı.
Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.