Muharrem Günay

İSLÂM ÂLİMLERİ YAVUZ'UN KERAMET SAHİBİ VE EVLİYADAN OLDUĞUNU NAKLEDERLER

Muharrem Günay

Mısır’ın fethine giden yol Sina çölünden geçiyordu. Çöl, gündüzleri yanıyor, kum fırtınaları durmak bilmiyor, geceleri ise dondurucu soğuklara sahne oluyordu. Herkes suyunu idareli kullanıyor, abdestler teyemmümle alınıyordu. Yolculuk bu şekilde sürüp giderken Yavuz bir ara atından indi; elleri önünde, başı eğik bir vaziyette yürümeye başladı. Padişahın yanından ayrılmayan Hasan Can’ın bu durumun sebebini sorması üzerine Yavuz:
“İki Cihan Sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can“ demiştir. İslâm âlimleri Yavuz’un keramet sahibi ve evliyadan olduğunu naklederler.
Yavuz’un kısa süren padişahlığı süresince yalnız Doğu ve Güney ile ilgilenmiş olması ve Batıya karşı pasif kalması, Batıya karşı her hangi bir emelinin olmadığı manasına gelmez. Hıristiyan devletlere karşı bu pasif hareketin başlıca sebebi İran ve Mısır meselesinin Yavuz tarafından daha ön planda ele alınmasıdır. Bu durum Doğu ve Güney meselesinin halledilmesine kadar sürmüş ve 1518 yılından itibaren Batıya ilgi artmıştı. Eğer Yavuz’un ömrü yetmiş olsaydı belki de oğlu Kanuni’nin yaptığı seferleri kendisi. Yavuz’un düşünüp de yapamadığı şeyler oğlu Kanuni tarafından gerçekleştirilmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in yapmış olduğu hizmetlerin en önemlileri, Mumlukluları saf dışı ederek İslâm Birliği’ni, Anadolu’daki isyanları bastırarak Anadolu Türk Birliğini kurmuş olmasıdır. Yavuz, oğlu ve tahtın tek vârisi olan Kanuni’ye arkasında İslâm birliği ve Anadolu Türk Birliği sağlanmış, güçlü bir orduya sahip hazineleri dopdolu güçlü bir cihan devleti bırakmıştı.
Yavuz Sultan Selim Mercidabık ve Ridaniye savaşları ile Suriye ve Mısır’ı fethetmiş, Anadolu Türk Birliğini ve İslâm birliğini büyük ölçüde gerçekleştirmiş, hilafeti devralarak hadimu’l Haremeynlik şerefine erişmişti.
Yavuz, arkasında İslâm birliği ve Anadolu Türk Birliği sağlanmış, güçlü bir orduya sahip hazineleri dopdolu güçlü bir cihan devleti bırakmıştı. Artık sıra batıya gelmişti. dovney’nin nakline göre Yavuz oğlu Süleyman’a “İran ile uğraşmayı bırakıp ordularını “Nasâra” (hıristiyanlar) üzerine çevirmesini vasiyet etmişti.” (Dovney, F. 1975, s.15)
Yavuz’un vasiyeti bir hakanın vasiyeti olmaktan öte, tarihi bir hakikattir. Önemli olan bu tarihi hakikatten ders almak ve Türk dünyasının geleceğini ona göre düzenlemektir. Yavuz Sultan Selim Han Mısır’ın fethinden sonra, 10 Eylül 1517’de Kahire’denİstanbul’a dönerken söylediği şu sözler, Osmanlı Türk hâkimiyetinin ne denli geniş ufuklara yöneldiğini açıkça ortaya koyar:
“-Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” Bu söz, Afrika’nın ve Avrupa’nın ve dolayısıyla tüm dünyanın hâkimiyeti demektir. Yine Yavuz Sultan Selim Han, bir gün sadrazamı Piri Mehmed Paşa’yı yanına çağırmış ve harita üzerinde, yüzyıllar sonra açılmış olan Süveyş kanalının olduğu yeri işaret ederek;
“-Şuradan Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlar ve deryâdan Hindistan’a giderim” demiştir. Yavuz’un bu sözü, dünya hâkimiyeti için gerçekten büyük bir hedef belirlemesidir (Öney,2002, c, I, s. 286).
Tarihten Ders Almak Gerekir
Türk milletinin birliğini ve beraberliğini her türlü fikrin üstünde tutan ve Türk milletine büyük ülkü ve hedefler gösteren Türk Dünyasının bilge liderlerinden Alparslan Türkeş’in Yavuz ve Şah İsmail arasındaki mücadeleye bakışı daha gerçekçidir. Türkeş’e göre:
“Türkler tek devlet fikir ve tatbikatına en erken erişmiş bir millettir. Millet ve milliyet şuuru, bölgecilik, aşiretçilik, mezhepçilik gibi meselelerin daima üstünde olmuştur. Hattâ Türklerin, Asya, Avrupa ve Afrika’da imparatorluklar kurduğu çağlarda bile devlet yine de tek olarak kabul edilmiş, doğudaki “Karakurum Han” bütün Türk âleminin büyük hakanı sayılmıştır. Fatih’in İstanbul’u fethini müteakip büyük Hakanlık Batı’ya geçmiştir. XVI. Asırdaki İran seferleri, Özbek Hanı Muhammed Şaybak, Safavî Şahı İsmail ve Osmanlı Padişahı Yavuz Selim arasında büyük hanlık mücadelesinden ibarettir. Bazılarının iddia ettiği gibi bu savaşların temelinde ne Şiî-Sünnî çekişmesi vardır, ne de Fars Türk rekabeti vardır. Şah İsmail’in en güçlü kumandanı olan Ustaşlı Oğlu Mehmed Han, Beğdilli boyundan Sünnî bir Türkmendir. Yavuz’un ordusundaki askerler de Bektâşi idiler. Hatta Yavuz’un Bektâşi olduğuna dair rivayetler ileri sürülmüştür. Şaybak Han-Şah İsmail mücadelesinde Şah İsmail’in yanında yer alan Sultan Ahmed Tembel de bir Sünnî emiridir. Üstelik Şahın ordusunda bir tek “Fars” neferi de yoktur. Bu kavgalarda “İran” tabiri ancak bir zemin ve bir coğrafya ifade etmektedir. (Türkeş,1978,123-124)
Safavilerle Osmanlı arasında geçen bu mücadeleler ve savaşlar ne iki ayrı milletin ne de iki ayrı dinin savaşıydı. İki devlet de Türk ve Müslüman’dı. Bu nedenle mücadelenin siyasi bir hâkimiyet mücadelesi olduğunu kabul etmek ve öldürülen Sünnilerden Şiileri, Şiilerden de Sünnileri sorumlu tutamamak gerekir. Karşılıklı olarak yapılan suçlamalar hem tarihimize hem de geleceğimize ihanet etmek olur. Çünkü Sünni Türkmenler de Alevi Türkmenler de özbeöz kardeşlerdir ve bu kardeşler geçmişteki olaylardan ders alarak geleceklerini ona göre düzenlemek ve aynı yanlışlara düşmemek zorundadırlar.

Yazarın Diğer Yazıları