Avrupalıların “Muhteşem Süleyman”, bizim Kânûni dediğimiz Sultan Süleyman, Hicri X. Asırda dünyaya gelmiş ve Osmanlı’nın onuncu padişahı olarak tahta oturmuştur.
Celâl-zâde ve şeh-nâmecisi Seyyid Lokman’a göre doğuşunda ismi için Kur’an açılmış ve “İnnehü min Süleyman” âyeti kendisi için uğur olduğuna ve Allah tarafından teyid edildiğine inanılmış; adı da bu suretle konulmuştu” (Turan, 1969, c,II, s.88). Bir başka rivayete göre İleride Avrupalı kralların üzengi öpmek için sıraya geçecekleri büyük bir devlet adamı olacak olan Kanuni’nin doğum haberi Yavuz Sultan Selim’e ulaştırıldığında, huşu içinde Kur’an okumaktadır. Yavuz’un okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim’den başını kaldırarak: “Adını Süleyman koydum” deyip Kur’an okumaya devam etmiştir. Yavuz ve o anda Neml suresi 30. Ayeti olan “İnnehu min süleymâne ve innehu bismillahirrahmanirrahim “O (mektup) muhakkak ki Süleyman’dandır ve O (mektubun ilk satırı) Bismillahirrahmanirrahim’dir” ayetini okumakta imiş. (Fazilet Takvimi). Bu ayetler, dünyanın en büyük saltanat ve mülküne sahip olmuş olan Süleyman Peygamber ve Belkıs kıssasını anlatmaktaydı.
Osmanlı Padişahlarının onuncusu olan Kanuni Sultan Süleyman, babası sancak beyi iken, 1494 yılında Trabzon’da doğmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim Han, annesi Hafsa Sultan’dır. Çocukluk yılları Trabzon’da geçen Sultan Süleyman ilk tahsilini de burada yapmıştır. On beş yaşında iken dedesi II. Beyazıt Han tarafından Kefe Sancak Beyliğine tayin olunur (1509). Babasının padişah olmasından sonara İstanbul’a çağrılır (1512). Daha sonra babasından sonrada tahtın tek varisi sıfatıyla ve Saruhan sancak beyliği ile Manisa’ya gönderilir (1513). Çaldıran (1514) ve Mısır (1516) seferleri sırasında tahta vekâlet ve Rumeli’nin muhafazasıyla görevlendirilerek Edirne’de bulunur. Yavuz Sultan Selim Han’ın vefatı üzerine Manisa’dan İstanbul’a gelir ve Padişah olur (1520).
Kanuni’nin Tahta Geçtiği Sırada Dünyanın Genel Durumu
Yavuz öldüğü zaman Osmanlı devletinin topraklarına şimdiki İran topraklarının bir bölümü, Suriye, Irak, Lübnan, Arabistan’ın bir bölümü, Mekke-Medine ile Mısır dâhil edilmişti.
Anadolu’da Türk birliği sağlanmış, devlet, Musul, Halep, Şam, Kudüs, Mekke, Medine, Kuzeyde Kırım yarımadası, Batıda Eflak, Boğdan, Bosna, Sırbistan, Bulgaristan, Rumeli, Yunanistan gibi oldukça geniş bir alana yayılmış ortaya bir cihan devleti çıkmıştı.
“Türkler Afrika’nın büyük bir kısmına el uzatmaya başlamışlardı. Yakında hemen hemen bütün Afrika Osmanlı egemenliğine girecekti. Barboros kardeşlerin cesur deniz savaşları sonucu Akdeniz çok geçmeden bir Türk Gölü haline gelecekti. Türk nüfuzu güneyde Mozanbikê kadar uzanıyordu. Cezayir elde edilmiş, Tunus ise her an elde edilmeyi bekliyordu. Kısaca şimdi artık Osmanlı imparatorluğu Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarına kollarını uzatmış bulunuyordu.
Batı da ise yeni yeni gelişmeler oluyordu: Bütün Avrupa, Almanya ve İspanya’nın genç ve dinamik hükümdarı Şarklen’in önderliğinde birleşmeye çalışıyordu. Şarklen’in imparatorluğu Osmanlı imparatorluğu için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Şarklen’in babasının ölümü, onu kendi topraklarına ek olarak Burgondiya, İsviçre ve Avusturya’nın da hükümdarı durumuna getirmişti. 1504. Yılında Kraliçe İsaballa’nın ölümü Şarklen’i bu kez de İtalya, Akdeniz ve Kuzey Afrika’nın mirasçısı haline getirdi. Annesinin akıl hastası olması gerçeği Şarklen’in tahta geçip yönetimi ele almasını kesinleştirdi.
Şarklen 1519 yılında Mukaddes Roma-German imparatoru seçildi. Bu durumun ardından Habsburglar bayrağı altında Argon, Napoli, İki Sicilya ve Kastilya devletçiklerini birleştirdi. Şarklen’in durumu, teyzesinin İngiltere Kralının eşi olması nedeniyle daha da güçlenmişti. Kız kardeşinin Danimarka hükümdarı ile evlenmesi nüfuzunu İskandinav ülkelerine kadar uzatıyordu. Belçika ve Hollanda toprakları zaten daha önce İspanya topraklarına katılmıştı. Karadaki bu durumun yanında aynı İmparatorluk denizlerde de egemenliğini kuvvetli donanması yardımıyla sürdürüyordu.
Müslümanların İspanya’daki son kaleleri Gırnata daha önce 1492’de İspanyolların eline geçmişti. Aynı yıl içinde Kristof Kolomb, İspanya adına Amerika’nın keşfini gerçekleştirmişti. Böylece Almanya-İspanya imparatorluğu Avrupa devletleri arasında en güçlü durumda bulunuyordu. Avrupa’nın öteki güçlü devletleri ise Fransa, Portekiz ve İngiltere’ydi. Bu devletlerin yanı sıra Almanya-İspanya imparatorluğunun böyle güçlenmesi Osanlı devleti için büyük bir tehlikeydi. I. François’in idaresindeki Fransa dinî karışıklıklar yüzünden Almanya’ya büyük bir kin besliyordu. Geçmişteki hazırlanan Haçlı Seferlerinde varlığını kuvvetli bir şekilde duyuran I. François, Şarklen’in Mukaddes Roma-German İmparatorluğunun başı olması konusunda yeni bir Haçlı seferinin hazırlığına çok faal bir şekilde katılmış ve Avrupa devletleri arasında büyük bir üne sahip olmuştu. Fakat şimdilerde o da Almanya’dan büyük bir darbe yemiş, Fransa’nın bazı toprakları Almanya’nın eline geçmişti. Bu toprakları kaybeden Fransa çok küçülmüştü. İngiltere tahtında VIII. Henri vardı. Ne yazık ki onun denizlerde söz sahibi olabilmesi için daha çok zamanın geçmesi ve donanmasını kuvvetlendirmesi gerekiyordu. Ayrıca 100 Yıl savaşı adı verilen savaş kuvvetini çok sarsmış olduğundan, kendinden çok kuvvetli olan Fransa’ya öldürücü bir darbe indirmeye kendinde bir güç görememişti. Macaristan ise büyük Türk akınlarına uğramış, bütün gösterişli davranışlarına rağmen Almanya İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir tampon görevi görmekten kurtulamamıştır. Bu büyük Macar krallığı Türk ve Alman saldırılarına karşı kendini savunamaz bir hâle gelmiştir. Portekiz Avrupa’nın büyük devletler topluluğuna daha yeni yeni katılmaya başlamıştı. 1499’da Portekizli denizci Vasco de Gama’nın Hindistan’ı keşfi Portekiz’i büyük devletler arasına katmıştı. Bununla birlikte kendinden büyük olan İspanya’ya kafa tutmayı henüz düşünmüyordu. Öte yandan İspanya ve Portekiz’in denizlerdeki güçlenmesi yine ekonomik gücünü denizlerden sağlayan Venedik’in işine gelmiyordu. Bu iki devletin güçlenmeler Venedik’i denizlerde sönük bir duruma düşürmüştü. Venedik Almanlarla Osmanlılar arasında tarafsız bir politika izlemeye çalışıyordu. Rusya daha imparatorluk derecesine ulaşmamıştı. Doğu Avrupa’da Büyük Altınordu İmparatorluğunun ortadan kalkmasından sonra (Timur’un Türklüğe en büyük kötülüklerinden birisi Altınordu Türk devletini ortadan kaldırması olmuştur. M. Günay) ortaya çıkan küçük Türk devletleri arasında en çok toprağa sahip olan hanlık Kırım Hanlığıydı. Bunlar Osmanlı devletine zaten bağlıydılar. Denizlerde yapılan yeni keşiflerin yanında ortaya çıkan Rönesans hareketi de Avrupa’yı yeni yeni ufuklara doğru götürüyordu. Avrupa çok büyük bir iktisadi ve kültürel gelişme yoluna girmişti. Rönesans İtalya’da oldukça fazla bir şekilde yenilikler yapmıştı. Öteki Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa ve Almanya’da da süratle yayılma yoluna girecek ve oralarda da İtalya’da yaptığı gelişmeleri gösterecekti.
İşte Kanuni Sultan Süleyman tahta geçtiği sıralarda dünyadaki son durum aşağı yukarı böyleydi.” (Yücel,1991, s.9-11)