Muharrem Günay

KIZIM FATIMA BİLE OLSA…..

Muharrem Günay

Adalet; İslâm’ın çok önem verdiği konulardan birisidir. “Peygamberimiz buna çok dikkat eder, “suçu işleyen kızım Fatıma bile olsa cezasını veririm” buyururdu. Adaletin zıddı zulüm, haksızlık, adam kayırmak gibi kötü davranışlardır. Hz. Âdem’den son Peygamber Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen bütün peygamberler hak ve adalet anlayışını insanlara tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Yeryüzünde ilahi adalete uyulduğu sürece insanlar arasında huzur, barış ve sevgi hâkim olmuş, ilahi adalet ölçülerine uyulmadığı dönemlerde ise zulüm, kan, gözyaşı ve haksızlık hâkim olmuştur. İslam, hak ve adalet anlayışı üzerinde yükselen bir dindir. İslam dininde adalet denince din, dil, ırk, cinsiyet ve ülke farkı gözetmeden insanlara, insan olarak yaratıldıkları için eşit davranmak ve Allah’ın insana doğuştan verdiği can, mal, akıl, namus ve din gibi insan için hayati önem arz eden hakları korumak akla gelir. Kahraman ecdadımız tarihte bu anlayışla hareket ettiği için asırlarca farklı kültür ve farklı ırklara mensup milyonlarca insanın kardeşçe, huzur içinde bir arada yaşamalarını sağlamıştır. Nezaman ki hak ve adalet anlayışından ayrılmalar başlamış işte o zaman zulüm ve haksızlıklar, bölünüp parçalanmalar başlamıştır. Buradan hareketle müfessirler, “Şüphesiz ki, Allah, size adâleti, iyilik yapmayı (veya kendisini görüyormuş gibi ibadet yapmanızı-ihsan) ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan (fahşâ münker) nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl 90) ayetindeki adâlet kavramını şu şekilde izah ederler:
Adâlet; insaf, haklılık ve doğruluk anlamlarını kapsayan bir dengelemedir ki, terazinin dili gibi ifrat ve tefrit (aşırı uçlar) arasında bir birleştirme noktası ve bir eşitlemedir. Bu özelliği sebebiyle adâlete, mîzân (terazi, ölçü, tartı) adı da verilir. Bu ayet her hafta Cuma hutbesinde tekrar edilen ayet-i kerimelerden biridir.
Adaletle ilgili diğer ayetlerde ise şöyle buyrulmaktadır:
“Ey iman edenler! Kendinizi ana babanız ve yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kişiler olun (menfaatiniz ve yakınlarınızın hatırı için doğruluktan ayrılıp yalancı şahitliği yapmayınız. Zira Allah’ın belası ve laneti yalancılar üzerinedir“ (Nisa, 135).
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan ve adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kin ve nefretiniz sizi asla onlara karşı adaletsizliğe sevk etmesin “(Maide, 8,). “Allah size mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder“ (Nisa, 58).
Her toplum birbirinden oldukça farklı olan insan gruplarını içerisinde barındırmaktadır. Özellikle zengin ve yoksul gruplar/tabakalar hemen hemen her toplumda var olmuştur. Her toplumda söz ve itibar sahibi olan zengin insanlar mutlaka vardır. Bunlar, genellikle o toplumun ileri gelenleri olarak görülür. Bu ileri gelenler, servetlerini korumak ve çıkarlarını garanti altına almak için güç elde etme ihtiyacını hissetmişlerdir. Bunun için ya mevcut yönetimlerle işbirliği içine girmişler ya da yönetimleri kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmişler yahut da yönetimi tamamen ele geçirip mutlak güç ve iktidar sahibi olmuşlardır. Ancak, elde ettikleri bu gücü ve iktidarı hak ve adaleti hâkim kılmak için kullanmamışlar; tam tersine hak ve adaleti kendi çıkarlarına uyarlayıp menfaat elde etme yoluna gitmişlerdir. “Hak haklınındır” ilkesi yerine “Hak kuvvetlinindir” ilkesini benimseyip bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir. Bunun sonucunda, tarihte efendi-köle, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen gibi zıt ve çatışan kutuplar ortaya çıkmıştır. Mesela, firavunlar zamanındaki Mısır’da yönetim firavunların elindeydi; bunların yardımcıları ve vezirler ise o toplumun ileri gelenleri olarak tabir edilen zengin kişilerden oluşuyordu. Sözgelişi, Karun böyle zengin birisiydi ve aynı zamanda da firavunun başdanışmanıydı. Karun o kadar zengindi ki, sadece hazinelerinin anahtarlarını taşımak bile bir topluluğa ağır gelmişti. Bununla beraber, aynı toplumu oluşturan halk ise köle olarak yaşıyordu. Bir tarafta aşırı zenginlik vardı, diğer tarafta ise açlık, sefalet ve zulüm hüküm sürüyordu. Bundan anlaşılıyor ki, o toplumdaki zenginlik toplumsal tabakalar arasında paylaşılmamış, tabakalar arasındaki dengeleri sağlayan zekât gibi sosyal ve iktisadî kurumlar vücuda getirilememiştir. Bu yüzden, o toplum farkında olmadan kendi sonunu da hazırlamış oluyordu. Bırakınız zenginliği paylaşmak, zenginliğin köleler ve ezilen sınıfların sırtları üzerinde kazanıldığını söylemek daha doğru olur. Çünkü Hz. Musa, kardeşi Harun ile birlikte firavun ve ileri gelenlerine gidip, İsrail oğullarını bizimle beraber gönderin dediği zaman, onlar şu karşılığı vermişlerdi: “(Sen) bize, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi döndüresin de yeryüzünde saltanat sadece ikinizin olsun diye mi geldin? Biz, ikinize de inanacak kimseler değiliz.” (Yunus 10: 78) (Günay, 2017, s.242)
Hz. Âdem’den başlayarak gönderilmiş olan bütün peygamberler Allah’ın varlığını birliğini ve dinini îlan ederken aynı zamanda haksızlığa, adâletsizliğe, köleliğe ve zulme karşı çıkmışlar, zâlimlerin karşısında, mazlumların yanında olmuşlardır.
Tarih çok zengin ve varlıklı oldukları halde ahlaksızlıkları, haksızlıkları, adâletsizlikleri ve insanlara yapmış oldukları zulümleri yüzünden birçok devlet ve milletin tarih sahnesinden silindiğine şahittir. Yüce kitabımız Kur’an’da da bu kavimlerden ve kıssalarından söz edilir. (Bak. Hud: 65-67; Neml:50-52; A’raf: 78; Hicr: 83-84; Şuara: 158-159 vb.)

Yazarın Diğer Yazıları