Muharrem Günay

Kulluk Sadece Allah'adır

Muharrem Günay

Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber “Allah’ı bırakıp da bana kul olun” dememiştir.  Ali İmran suresinde bu duruma dikkat çekilir:

“Allah'ın kendisine kitap, bilgi ve peygamberlik vermiş olduğu hiçbir kişinin kalkıp da insanlara: «Allah'a değil bana kul olun» diyebilme yetkisi yoktur. Ancak: «Kitabı öğretmekte ve ders alıp vermekte olmanız sebebiyle Allah yolunun erleri olunuz!» der. (Ali İmran 3/79)

Hal böyleyken insanlar peygamberleri yemek yemeyen, çarşı pazarda gezmeyen beşer-üstü ilahî varlıklar olarak tasarlamışlar ve nihayetinde tıpkı İsrailoğulları’nın Üzeyir’i, Hristiyanlar’ın da İsa’yı edindikleri gibi rabler edinmişlerdir.
Şeytanın dostları olan tâğutlar, inkârcılar, münâfıklar ve fâsıklar Allah’ın emir ve yasaklarının aksini yapmak ve yaptırmak ve kendi fikirlerine/ideolojilerine bağlılık isterler. Onlara gönüllü itaat etmek, onları rab olarak tanımak ve Allah (c.c.)’a ortak koşmak olur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu tehlikeye dikkat çekilir:

“…Hakikaten şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına fısıldar (telkinde bulunur)lar. Eğer onlara (gönüllü) itaat ederseniz, elbette siz de (Allah’a) ortak koşanlardan olursunuz.” (Enam 6/121) (Muharrem Günay, Namazı İkâme Etmek, 31-32)

Âlimleri ve din adamlarını rab edinmek sadece Yahudi ve Hıristiyanlar için söz konusu değildir. Bu tehlike Allah’ın koyduğu hükümleri hiçe sayarak, Kitap ve sünnete aykırı hükümler koyan ilim adamlarına, şeytanların dostu sahte şeyhlere, (Fetö gibi, Adnan Oktar vb. gibi)  (Allah dostu, Peygamberimizin varisleri gerçek İslâm âlimlerini tenzih ederiz) veya politikacılara veya Enam suresinde 121. ayette işaret edilen şeytanın dostlarına körü körüne itaat eden, gösteriş için ibadet eden Müslümanlar için de söz konusudur. Bunlar  “Müslümanım dedikleri halde –Allah korusun- şirke düşerler.”

Yahudiler Üzeyir aleyhisselâma Allah’ın oğlu, Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu deyip şirke düşerken, yüce dinimiz İslâm’da imanın şartları sıralanırken, bu şartların birincisi olan kelime-i şehadette Hz. Muhammed’in önce Allah’ın kulu sonra da resûlü olduğuna vurgu yapılmıştır. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu.”

Yüce kitabımıza göre bütün peygamberler birer beşer, yani insandırlar. Onları diğer insanlardan ayıran en önemli özellik Allah tarafından seçilerek peygamberlikle görevlendirilmiş olmalarıdır. İslâma göre “Âlimler peygamberlerin varisleridir.”

Biz âlimleri Allah’ın yüce kitabına ve Resûlullahın sünnetine bağlı kaldıkları ve ilmi ile amel ettikleri sürece sever ve sayarız ve onların ilminden istifade ederiz. “Allah muhsinleri, muttakileri ve âlimleri sever ve diğer kullarından üstün tutar.”  (Ali İmran: 76; Nahl: 128; Zümer: 93; Enbiya: 7)

Gerçekte peygamber sevgisinin de âlim sevgisinin de asıl kaynağı Allah sevgisidir. Biz Allah’ın sevdiklerini sever, Allah’ı sevenleri de severiz.

Helali Haram, Haramı Helal Kılan Kanunlar Koymak

Helal ve haram hükümlerini koymak rab olan bir varlığın özelliğidir. Kim Allah’ın helallerini haram, haramlarını helal kılarsa rablık iddiasında bulunmuş olur. Haramı helal, helali haram kılan; Faiz, rüşvet, zina ve içki gibi Allah’ın haram hükümlerini, birtakım kanun ve kararnamelerle meşru gösteren kimseler Allah’ın helal ve haram kılma hakkına müdahale ettiklerinden Rablık iddiasında bulunmuş olurlar.

Allah’ın hükümlerine ters düşen hüküm sahiplerine/tağutlara isteyerek itaat etmek onları rab tanımak demektir.
Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf ile Mısır kıralı arasında geçen bir olayı anlatan âyeti kerime insanın nasıl rab tanındığını açıklaması bakımından çok dikkat çekicidir:

“O hükümdar “Onu bana getirin” dedi. Emir üzerine Yusuf'a gönderilen adam yanına gelince, Yusuf ona dedi ki: “Haydi Rabb’ine geri dön de, ona sor bakalım, o ellerini kesen kadınların maksatları ne imiş? Hiç şüphe yok ki, Rabb’im, onların oyunlarını çok iyi bilir.”(Yusuf 12/ 50)

Dikkat edilirse âyette Mısır hükümdarından “rab” olarak söz edilmektedir. (Gâlerci’  ilârabbike/rabbine geri dön dedi.)  Çünkü Hz. Yusuf’a gelen o adam Mısır hükümdarının koymuş olduğu hükümlere uymaktadır. Bu bakımdan o adamın rabbi Mısır hükümdarıdır. (Muharrem Günay, Namazı İkâme Etmek, 33-34)

Tevbe suresi 31. Âyette de “Bilginlerin (hahamların), rahiplerin ve Meryemoğlu Mesih’in (Hz. İsa’nın) Allah’tan gayrı rabler edinildiği belirtilmektedir. “Bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Allah’tan ayrı rabler edindiler.” (Tevbe 9/31)

Yahudi ve Hıristiyanların Allah’tan başka rabler edinmesi konusunda Abdullah b. Abbas demiştir ki: “Hahamlar ve papazlar, (insanlardan) kendilerine secde etmelerini istememişlerdir. Fakat onlar, Allah’ın emirlerine aykırı emirler vermişler, bundan dolayı kendilerine ‘rabler’ denilmiştir. O emirleri gönüllü olarak kabullenenler ve istekle yerine getirenler de onları rab edinmişler ve küfre girmişler demektir.” (Feyzü’l Fürkan, Tevbe 31. Ayetin mealinin açıklamasından;  H. Tahsin Feryizli)

Allah’ın hükümlerini yok sayarak kendi keyiflerine göre hüküm koyanlar aynı zamanda tâğutlardır. Allah’ın emir ve yasakları varken bu emir ve ve yasakları yok saymak, Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı emir ve yasaklar koymak rablik ve tağutluk iddiasında bulunmaktır. (Bak. Tağutluk bölümüne)

Kalpten inanmadıkları halde diliyle inandım diyen ve Müslüman görünen Münafıklar da kâfir, münafıklık da aynı zamanda küfürdür. Çünkü Kur’an münafıklığı “îman ettikten sonra kâfir olmak” olarak tanımlar. (Tevbe 9/74). Münafıklar aynı zamanda inanç bakımından insanların en aşağı tabaksını oluştururlar. (Geniş bilgi için Münafıklık ve münafıklarda bulunan özellikler bölümüne bakınız.)

 

Yazarın Diğer Yazıları