Eski Türk kağanları, Tuğrul Bey, Alparslan, Melikşah, Sancar gibi büyük Selçuklu sultanları ve Osmanlı Ulu hakanları kendilerini Cihân padişahları hissettikleri ve buna inandıkları için idarelerinde bulunan muazzam imparatorlukları yine de kâfi görmüyor ve henüz fethedilmemiş ülkeleri de hâkimiyetleri altına almak istiyorlardı. Çünkü onlar dünyanın selâmetini ve insanların adâlete kavuşmasını Türk-İslâm nizâmında görüyorlardı. Çin sınırlarından Akdeniz kıyılarına kadar muazzam bir impararorluk vücuda getirdikten sonra II. Teşrin 1091 (484 Ramazan) tarihinde Bağdat’a hareket eden Melikşâh artık Mısır’ı, Kuzey Afrika’yı ve bütün Bizans ülkelerini alarak dünyayı fethetmek kararında idi. Devletin kudretiyle kemâle erdiğini, içte ve dışta, hiçbir endişe kalmadığı için 400.000 kişilik ordunun artık 70.000’e indirilerek hazinenin yükünü hafifletmek gerektiğini ileri sürenlere karşı ünlü Selçuklu veziri Nizâm-ül-mülk bu fikirlerin tehlikeli olduğunu, geniş imparatorluğun ancak bu ordu ilemuhafaza edilebileceğini söylüyor ve miktarı azaltmak değil, aksine bunu 700.000 süvariye çıkarmak suretiyle, Hindistan, Çin, Habeş, Berber ve Rum illerinin de hâkimiyet altına alınabileceğini söylüyordu. Büyük Selçuklu veziri başka bir yerde de devrin azametini-büyüklüğünü ifâde ederken:
“Dünyanın efendisi Melikşah Afrasyâb (Oğuz Han) neslinden olup dindar, âlimlere hürmet, zâihidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin sahip olmadığı yüksek özelliklere sahip ve cihana hâkimdir. Bazı eski halifeler zamanında devlet çok genişlemiş idiyse de yine Hâricilerden endişe mevcut idi. Allah’a şükürler olsun kibu uğurlu zamanda böyle bir kaygı kalmamış ve kimse muhalefet düşünemez olmuştu” fikirleri ile bu cihan hâkimiyeti duygu ve idealini meydana koymuştur. Bir Ermeni kaynağı da yüksek insâni özellikleri, gönülleri fethetmesi ve büyüyen kudreti dolayısıyla Melikşah’ın ömrü yetseydi Avrupa’yı da devletin hudutları içine alacağını nakleder (Turan,1993, s.213- 214).
Melikşah döneminde, Selçuklu Türk Devleti Sir-Derya (Seyhun) sınırlarından Akdeniz kıyılarına kadar olan bölgede muazzam bir devlettir. Genç ve dinamik (bir hakan) olan Melikşah’ın yanında âlim, fâzıl bir vezir olan Nizâmü’l Mülk vardır. Devletin dört bir köşesinde kurulan medreseler, devletin iktisadi ve kültürel faaliyetlerine de yardımcı oluyor, ilmi çalışmalar süratle gelişiyordu. Hatta bu gün sermaye piyasasında para yerine kullandığımız “çek” sistemi ortaya çıkıyor, daha sonraki devirlerde Avrupa’ya gidiyordu. Vergiler muntazaman alınıyor, devlet ve millet refah içinde yaşıyordu.
Melikşah Antakya’yı fethedince; “Ey babam! Sana müjdeler olsun! Küçük yaşta bıraktığın oğlun ülkesini karaların sonuna kadar genişletti.” Diyerek Akdeniz’den aldığı kumları babasının mezarına götürür. Nizamü’l- Mülk’ün devletin azametini göstermek için Kaşgar’a götürdüğü bir Bizans elçisi, bu azamet ve ihtişam karşısında dehşete düşmüş, Melikşah’ın 1090 yılında Bağdat’a girişinden sonra da onun dünyayı fethetmek kararında olduğunu söylemekten kendini alamamıştır. (Turan, 1969, I, s:196)
Ünlü vezir Nizamü’ı-Mülk Sultana 400.000 kişilik orduyu 700.000’e çıkardığı takdirde Hindistan, Çin, Habeşistan, Berberi ve Rum illerini de hâkimiyeti altına alabileceğini söylemiştir. Gerçekten Melikşah saltanatının merkezini Hilâfet merkezi olan Bağdat’a taşıyarak Cihan Hâkimiyeti için siyasi ve dîni otoriteyi birleştirmek istiyordu. Nitekim sultanın eşi Terken Hatun’un halife ile evli olan kızından doğan küçük torununu veliahdı yapmak için Melikşah’ı teşvik etmesi de bu amaca yönelikti. Sultan Bağdat’a varınca hudutlarda fetihlerle meşgul bulunan büyük kumandanlarını Bağdat’a davet etti. İlk önce Yemen ve Aden taraflarını fethetmek üzere bir ordu gönderdi. Anadolu’da ve Suriye’de bulunan kumandanlarının gelmesini bekliyor; ilk önce Mısır’da hüküm süren Şiî-Fâtimî halifesini ortadan kaldırarak şimali/kuzey Afrika’yı İslâm birliği içerisine almak istiyordu. Bu büyük teşebbüse hazırlanırken Bağdat’da kendi doğum yılını, bir dünya hükümdarı olarak; muhteşem bir törenle kutluyordu. Ermeni ve Gürcü kaynakları “Cihanın efendisi” Melikşah’ın kalbi bütün Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu olduğunu; geçtiği memleket halkları için baba gibi hareket ettiğini ve bu sebeple de birçok ülkelerin kendi arzuları ile onun idaresine girdiklerini yazarlar; padişahın “Âdil Sultan” lakabı ile de “insanların en mümtazı”(eşi ve benzerinin zor) bulunduğunu belirtirler. Onlara göre bu sultan bütün hükümdarlardan daha akıllı ve kudretli id. Her tarafta sulhu/barışı ve kanun hâkimiyetini sağlamıştı. Yüksek fikirleri, asil ahlakı ve şefkati ile her yerde seviliyordu. Harp ve şiddetle değil gönülleri fethetmek suretiyle hiçbir hükümdarın elde edemediği ülkelere sahip oldu ve kimseye keder ve üzüntü vermedi. Bir Hıristiyan yazara göre “ömrü vefa etseydi, çok artan kudreti sayesinde Avrupa’yı da devletinin sınırları içine alacaktı. (Mathiu, s.196- 201). (Turan. 1969, I, s:197)
Melikşah devri yalnız Selçukluların değil, Türk-İslâm tarihinin de en parlak ve en mesud devirlerinden birini teşkil eder. Melikşâh Türk-İslâm hükümdarları arasında azametin-büyüklüğün ve adaletin bir örneği olarak yâd edilmiş ve o da babası gibi “Adil Sultan” adıyla anılmıştır… Melikşâh’ın adaleti, din ve mezhep farkı gözetmeden bütün tabaasına şefkati Müslüman Hıristiyan kaynakların ittifakıyla sabittir. Melikşah insanların en mümtazı idi; hayrı ve şefkati meşhur idi. Hıristiyanlara karşı adâleti ve iyiliği ile tanınmıştı. Mükemmel bir insan ve fenalık nedir bilmeyen birisi idi (Brosset, I. S.349). Bir Ermeni kaynağı (Mathieu, s. 196) da onu “Cihânın hâkimi”, kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu gösterir. Geçtiği memleketlerin halkına şefkatiyle bir baba gibi idi. Birçok şehir ve vilâyetlerin halkı kendi arzuları ile onun idaresine girdiler (Turan. 1993, s.220).
Melikşah asırlarca Türk-İslâm dünyasında Türk padişahları için örnek bir bir hükümdar olarak hâfizalarda yaşamış; kudret azâmet/büyüklük ve adaletin timsali sayılmıştır. O ilmin yükselmesi ve yayılması için büyük gayret ve paralar harcamış, ilim, fikir ve din hürriyetini de çok dikkatle himaye etmiştir. Gerçekten İslâm dinini ve Selçuk devletini yıkmak için uğraşan ve gizli teşkilat kuran Bâtınîler veya İsmâilîler hariç, vatandaşlarının din ve mezhep hürriyetlerine son derece saygı gösteriyordu. Çeşitli mezheplerin bulunduğu Irak’ta zaman zaman Eş’âriler ve Hambeliler arasında münakaşa ve kavgalar oluyordu. Melikşah ve Nizamü’l-Mülk, bu durumda, Ebu İshak Şirâzi’ye gönderdikleri bir mektupta, Nizâmiye medreselerini bir mezhebi korumak için değil, ilmi himaye etmek, korumak ve yükseltmek amacıyla kurduklarını, mezheplerarası bir tefrika/ayrım gütmediklerini belirtiyorlardı. Bu suretle fikir ve vicdan hürriyetine ne derece bağlı bir siyaset takip ettiklerini de gösteriyorlardı. Hatta mezhepler arası mücadeleleri önlemek ve fikir hürriyetine karşı engelleri ortadan kaldırmak maksadı ile bu karışık memlekette vaizler için camilerde askerî muhafızlar bile kullanılmıştır… Üngeç, Merv ve Belh gibi şehirler başta olam üzere şehirlerde umuma mahsus fikri münazaralar çok rağbette idi. Harezm’de Mutezile mezhebi o kadar yagın idi ki halk çarşılarda bile felsefe ve kelam konularını rahatça tartışıyor, münazara ve münakaşalarda yüksek bir edeb ve fikre saygı hüküm sürüyordu.(Turan, 1969, I, s:198)
Melikşâh da hemen bütün Selçuklu hükümdarlar ve beyleri gibi İran edebiyatına düşkün idi. Onların devrinde bu edebiyat Selçuk saraylarında himaye görmüş ve altın devrini yaşamıştı. Melikşâh da bizzat Farsça şiir ve hatta Türkçe mektup yazardı. Melikşâh’ın son zamanlarında Hasan Sabbah ve Bâtıniler gizli teşkilat ve tahrip faaliyetlerine girişmiş; İslamiyet’i ve Selçuk devletini çökertme faaliyetlerine başlamışlardı. Eski İran’daki komünist Mezdek’in fikirleri tekrar canlanıyordu. Nizam ül-Mülk Sultan’a bunların korkunç ve tehlikeli hüviyetlerini/özelliklerini izah ederken sağlam görüşlerini ve devrin imanını da meydana koyuyordu. Ona göre ilk fırsatta ortaya çıkacak olan İsmâililerin gayesi İslâmiyeti ve devleti yıkmak olup tarihte bu kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. “Onlar davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz/eşine az rastlanan insanları kuyulara attıkları zaman benim bu sözlerim hatırlanacaktır” derken istikbâli/geleceği keşfetmiştir. Gerçekten dıştan Haçlılar ve içten de Bâtınilerin çıkardığı tehlikeler ve işledikleri korkunç cinayetler bir ara İslâm dünyasını dehşete düşürmüş; büyük insanları çeşitli metotlarla imha etmiş; gizli hüviyetleriyle saraylara, medrese çevrelerine kadar girerek suikastlarını yapmış ve Selçuk devletlerini uzun süre uğraştırmışlardır. (Turan, O, 1969:199) Nitekim ünlü vezir Nizamül Mülk 14 Ekim 1092 günü Alamut Kalesi eşkiyası Haşhaşîlerin lideri Hasan Sabbah’ın bir militanı tarafından, yemek sırasında bıçakla vurularak şehid edilmiştir.