Muharrem Günay

Mevlâna Ve Sultanı Divani Hazretleri/İlimizdeki 752. Vuslat Yıldönümü Etkinlikleri (12-17 Aralık)

Muharrem Günay

Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) soyundan gelen Mevlâna Celaleddin-i Rumî 604/1207 de Belh’de doğdu (Vassâf, a.g.e ., c. I, s. 369.). Ortasya’da Türkistan, bugün Kuzey-Batı Afganisatan’ı da içine alır. Yağız benizli Türkmenlerin at joşturduğu bu yaylalarda hemen herkes Türkçe konuşur. Aral Gölü’ne dökülen Amu Derya (Ceyhun)’nın bu kesiminde, İran sınırına yakın eski ticaret yolu üzerinde Belh şehri vardırİşte Mevlâna bu kadim Türk şehri Belh’te dünyaya gelmiştir. Babası Belh şehrinin tanınmış büyük âlimlerinden Hüseyin Hatıbî oğlu Bahaeddin Veled’dir. Bahaeddin Veled, Belh’li Hatipoğulları soyuna mensup, yedi ceddi bilgin, özü, sözü doğru bir insandı. Bazı kaynaklar O’nun anasının Harezmşahlar hanedanına mensup, Sultan Alâeddin Muhammed Harzemşah’ın kızı olduğunu kaydederler (Önder, tarihsiz, s. 11).
 Belh hükümdarı Harzemşah’ın baskısı sonucunda memleketinden hicret etmek zorunda kalan babası Bahaeddin Veled ile birlikte Bağdad’a, oradan Hac için Hicaz’a ve dönüşte Şam, Erzincan ve Akşehir’den Konya’ya geldiler. Bahaeddin Veled’in hicretine Fahreddin Razî’nin sebep olduğu da söylenir.  Babası ve Mevlana’yı Konya’ya davet eden ve orada yerleşmesini isteyen Selçuklu Sultanı Alâeddin’dir.  Belh sultanı babasıyla beraber onu daha çocukken ülkesinden kovmak suretiyle kaybettiği değerin farkında olmazken Selçuklu sultanı ise babasıyla beraber onu başkentine davet ederken kazandığı değerin Anadolu’da yeni bir devletin kuruluşunu mayalayacak kadar büyük olduğunun farkında mıydı acaba?
 Mevlana’nın babası dünyadan göçtüğü 18 Rebîülevvel 628/24 Ocak 1231’e kadar Konya’da ilimle meşgul oldu. Babasının vefatından sonra Seyyid Burhaneddin ona dokuz sene ona hocalık yaptı. Seyyid Burhaneddin’in Kayseri’ye gitmesinin ardından Mevlâna vaazlarıyla halk arasında meşhur oldu. Bir süre sonra vecd ve hâlin galebesiyle yalnızlığa çekilip sûfîlik yoluna girmeyi istedi. O sırada Şemseddin Tebrizî şeyhi Rükneddin-i Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya geldi.    Şems-i Tebrizi altı ay kadar Mevlana’ya bu yolun inceliklerini öğretti. Mevlâna’nın ilmi terk etmesi sebebiyle hasetçiler dedikoduya başlayınca Şam’a hicret etti. Bundan sonra Mevlâna ona olan sevgisinden sema ve musikiye rağbet etti. Mevlâna oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderip Şems-i Tebrizî’nin tekrar Konya’ya gelmesini sağladı. Fakat daha sonra Şems-i Tebrizî ortadan kayboldu. Bunun üzerine onun Mevlana’nın oğlu Alaaddin tarafından öldürüldüğüne dair bir rivayet çıksa da Mevlana’nın bizzat onu aramak için Şam veya Tebriz’e gittiğine bakılacak olursa bu rivayetin asılsız olduğu anlaşılır.  Şems-i Tebrizî ile Mevlâna arasındaki irşad ilişkisine dair aktarılan haberlerde farklılıklar olsa da ortak noktanın Şems-i Tebrizî’nin Mevlana’yı kâlden (sözden) hâle (uygulamaya) geçirmesi olduğunu görüyoruz. Nitekim Mevlâna Celaleddin-i Rumî bu değişiklikten sonra Şems’in de ayrılığının hüznüyle karışık duygular içerisinde Anadolu başta olmak üzere bütün dünyayı kendisine hayran bırakan Mesnevi’sini Hüsameddin Çelebi ile birlikte telife başlar. Her bir mısrası ilâhî aşkı anlatan Mesnevi’yi telif ederlerken o söyler, Çelebi Hüsameddin yazar (Özsaray, 2018. s.85).
Mesnevi'nin doğuşu sırasında Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayı boyunun da Anadolu'da varolma nücadelesi devam etmektedir. Mevlâna’nın Ertuğrul Gazi hakkında dua ettiği rivayeti ilginçtir. Onun 672/1273 de vefat ettiğini, dolayısıyla bu yıllarda Ertuğrul Gazi’nin Selçuklu sultanlarına bağlı bir bey olarak Anadolu’daki mücadelesine vakıf olduğunu düşünebiliriz. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ileriki yüzyıllarda Doğu seferine çıkan padişahların bir gelenek olarak onun türbesini ziyaret etmeleri ve Osmanlı ülkesinde yaşayan meşayihin çoğunun Mevlâna ve Mesnevi hayranı olması onun tesirini gösterir. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu sağlayan ve devam ettiren sultanlar, devlet ricali ve maneviyat erleri de ona hayranlıklarını gizlememişlerdir. Osmanlı sultanlarından III. Ahmed’in şu şiirinde Mevlâna sevgisi çok içtendir.
 Mesnevîsin işidüp Hazret-i Mevlana’nın Güşvâr oldu kulağımda kelâmı anın Def vü ney nâle idüp Mevleviler itdi semâʻ Eyledik yine safâsını bugün devrânın Emr-i Mevlâ ile bir himmet ide Mevlânâ Gele ayağıma hep kelleleri aʻdânın Ceddi aʻlâlarıma himmet ide gelmişdir Ben de umsam yeridir lütfunu ol sultânın Bahtiyâ bendesi ol Hazret-i Mevlânâ’nın Taht-ı maʻnâda odur pâdişeh-i devrânın" (Özsaray, 2018. s.86).
Türklerin çoğunlukta olduğu ve Farsların çok az sızabildikleri Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgesinin ünlü kültür merkezi Belh şehrinde dünyaya gelen ve pek genç yaşındayken babası Baha Veled’le birlikte Anadolu’ya göçen, yine bir kültür merkezi Konya şehrine yerleşen Mevlâna Celâleddîn’in ana dili, soyca sopça Türk oluşuyla da hiç şüphesiz Türkçe’dir. Bunun aksini düşünmek, biraz tarihi, tarihin seyrini, Mevlâna’nın doğduğu bölgenin etnik yapısını bilmemek olur. Ne var ki, İslâm dininin etkisi ve İslâm halifelerinin İslâm devletleri üzerindeki mânevî etkisi ile Arapça, devlet diline hâkimdir. Resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar, vakfiyeler, kitabeler Arapça ile yazılmakta, medresede Arapça okutulmakta, öğretilmektedir. Bunun yanıbaşında Farsça, işlenmiş bir dil olarak tasavvufa ve edebiyata girmiş, kültürlü ve entelektüel tabakanın bilmesi, okuması yazması gereken bir dil olmuştur. Mevlâna’da daha tahsil çağının eşiğinde bu iki dille karşılaşmış, babsından ve hocalarından Arapça ve Farsça’yı öğrenmiş, Arapça ve Farsça eserler okumuştur (Önder, tarihsiz,  s.212).
Mevlana, ana dili olan Türkçeyle, Konyalı müridlerine seslenirken, azınlıklarla da ilişiğini kesmemiş, Rumca’yı öğrenmiş, hatta Rumca şiirler söylemiştir. Evinde, ailesi ve çocuklarıyla, halka günlük konuşmalarında, vaazlarında Türkçe konuşan Mevlâna, eserlerini devrin icabı olarak Farsça, bazılarını da Arapça yazmıştır (Önder, tarihsiz, s.213).
Aslolan fikirdir, mânadır. Mevlâna, Konya’da bulduğu yüksek kültürlü bir ortamda, fikirlerini, devrin yüksek edebiyat dili olan Farsça ile vermiş, eserler ortaya koumuştur. Hacı Bektaş’ın (ve Yûnus Emre’nin) çevresinde ise özbeöz Türkler, göçebe Türkmenler, daha doğrusu Anadolu halkı vardır. Onlara, onların anlayacağı “Türkçe” ile seslenmişlerdir (Önder, tarihsiz, s.208).
Mevlâna Mesnevi’sind e öz Türkçe kelimeleri ustalıkla kullandığı gibi, Divân-ı Kebir’de;
Okçulardır gözleri
Hoş nişandır kaşları
Ölüdürür yüz suvari
Kimdir ol Alparsan.
Veya (Şems) mahlası ile baştanbaşa Türkçe, 22 beyitlik bir gazelinde:
Ol kim gide uzak yola, gerek azık ala bile
Almaz ise yolda kala, irmeye hergiz menzile 

Şeklinde öz Türkçe şiirler söylemiştir (Önder, tarihsiz, s.214).
 Mevlâna’nın hocası Şemsi Tebrizî Mevlâna’yı pişirmişti bu öyle bir pişişti ki Mevlâna hocası Şems’i bile geçmişti (Önder, tarihsiz, s.75).
Mevlâna, Yüce Allah’ın Türk milletine armağanı; Türk milletinin ise insanlığa sunduğu en büyük armağanıdır.
Mevlâna Hzretleri bir  rûbâisinde  şöyle diyor:
 (Yabancı bellemeyin, ben de bu ildenim. Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim. Hindu söylüyorsam da, gerçekte aslım Türk’tür benim.) (Önder, tarihsiz, s.215).
 Mevlâna’nın daveti bütün insanlığa idi. Çünkü o, herkesi çok seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar ceset ve kalıp itibâriyle çok, fakat maya ve ruh bakımından tek’ti. Bir rubâisinde:
“Yine gel! Her kim olursan ol, yine gel…İster kâfir ol ister mecûsi ister putperest. İster yüz kere bozmuş ol tövbeni…” diyor ve ilâve ediyordu: “Umutsuzluk kapısı değil bu kapı. Nasılsan öyle gel…” Bütün bir insanlığı çağırıyor, aydınlık, nurlu kapısında, onlara gerçek yolu, Hak yolunu gösteriyordu.
Bu çağrıya uyanlar, onun etrafında kümeleşiyor, hidayet yolunu seçiyorlardı. Bilgini, cahili, zengini, fakiri, köylüsü, kentlisi, sultanından, çobanına kadar Mevlâna’nın kapısında, ona uyanlar arasındaydı. Bu ilâhi bir çağrıydı. Konya bir gönüller yurdu, âşıklar kâbesi olmuştu. Nitekim bu çağrı Mevlâna devrinde de, Mevlâna’dan sonra da gönüllerde aksini bulmuş, onun mübarek türbesi, onu sevenlerin bir sığınağı, ziyâretgâhı olmuştu (Önder, tarihsiz, s.215).
Onun çağrısı sadece Anadolu’da değil bütün dünyada yankı yapmıştı. Şeb-i âruz/düğün günü dediği vefatında her dinden ve ırktan insanlar vardı. Çünkü o sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa ortak mesajlar vermişti.
 İstanbul'da İlk Mevlevihanenin İnşası 
Tabii ki devleti yöneten bir padişahın bir tarikata bağlı olması diğerlerini himaye etmesine engel olmamıştır. II. Bayezid'de de durum bu merkezdedir. Onun Nakşîlere olan sevgisinden yukarıda bahsetmiştik. Mevlevilere de aynı ilgi ve sevgiyi eksik etmediği görülmektedir. Çünkü İstanbul’un ilk mevlevihanesi olan Kulekapı (Galata) Mevlevihanesi de II. Bayezid’in izniyle dönemin vezirlerinden İskender Paşa’nın av arazisi üzerine 1491 yılında kurulmuştur. II. Bayezid Konya’da bulunan Celaleddin Çelebi ve Hüsrev Çelebi ile yakından ilgilenmiş, Mevlâna türbesinin sandukaları ve örtülerini yeniletmiştir.  Mevlâna türbesinin iç tezyinatı onun döneminde yaptırılmıştır (Özsaray, 2018, s.120).
Başta Türkiye ve Türk dünyası olmak üzere bugün tüm insanlık, insanlığa ortak mesajlar veren, sevgi, hoşgörü tohumları atan Mevlâna, Yûnus Emre, Hoca Ahmed Yesevî gibi kişilerden ve onların verdiği mesajlardan mahrumdur. Bunun için dünyada kan ve gözyaşı akmaktadır. Öyleyse dünyaya barış verme, kan ve gözyaşının akmadığı bir dünya kurma davası peşinde koşan insanlar bu hedefe varmak için yeni Mevlânalar, Yûnus Emreler yetiştirmek zorundadır.
Afyonkarahisar Sultan Divani Mevlevihanesi 
Tarih boyunca birçok önemli icraata merkez olmuş Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, Konya Mevlevîhânesi'nden sonra önemli mevlevîhânelerdendir. Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, özellikle 16'ncı yüzyılda Hz. Mevlânâ’nın yedinci kuşak torunlarından Sultan Dîvânî zamanında mevlevîlik açısından çok önemli bir merkez olmuştur.
“40 Hatimli Şifalı Aşûre” geleneği ilk defa Sultan Dîvânî zamanında Afyonkarahisar Mevlevîhânesi’nde başlamış ve birçok mevlevîhâneye buradan yayılmıştır. Günümüzde bu geleneği devam ettiren tek mevlevîhânedir.
Birkaç defa yangın geçirmiş olan Afyonkarahisar Mevlevîhânesi, 1902’deki büyük yangından sonra tamamen yanmış ve bugünkü haliyle Şeyh Celâleddin Çelebi zamanında 1908’de hizmete girmiştir.
Bahçesinde Derviş Odaları, Matbah, Hâmuşân (Mezarlık) bulunan mevlevîhâne, son olarak 2008 yılında restore edilmiş ve 30 Aralık 2008 tarihinde “Sultan Dîvânî Mevlevîhâne Müzesi” adıyla hizmet vermeye başlamıştır.
HACER ARAN’IN DİLİNDEN:
Uluslararası Mevlevi Kültürünü Yaşatma Derneği Başkanı Hacer Aran’ın vermiş olduğu bilgilerde de görüldüğü gibi:
“Afyonkarahisar tarih boyunca Mevlevîliğin ikinci büyük merkezi olmuştur. Burasını ikinci büyük merkez yapan isim ise Sultan Divânî Hazretleri, yani bizim Pir-i Sânî’mizdir. Bütün Mevlevî kaynaklarında Sultan Divânî Hazretleri Pir-i Sânî olarak anlatılmış, tarif edilmiş ve büyük bir saygıyla zikredilmiştir. Sultan Divânî Hazretleri burada hem şeyh olduğu hem de ilmî ve bâtınî derinliği nedeniyle Mevlevîlik geleneğinde çok özel bir yere sahiptir. Hatta “bâtın başı”, yani Mevlevîlikteki manevî ilimlerin başı olarak da bilinir. Elbette Mevlevî yolunun birincisi Hazreti Mevlânâ’dır; Sultan Divânî Hazretleri ise onun ardınca gelen ikinci pirdir. Afyonkarahisar ayrıca Şems ocağıdır; Şemsî bir yapı, daha celalli, daha gizemli bir manevî tavrı vardır. Sultan Divânî Hazretlerinin de semayî, divane ve divânî olmak üzere üç mahlası vardır. Bu üç mahlasın sonuncusu olan “Divane”, onun kalenderî ve kutb makamına işaret eder.”
“İlahi aşkta “vuslat”, yani kavuşma vardır. Hz. Mevlânâ için de hakikate yürüdüğü gece Şeb-i Arûs, yani “düğün gecesidir”. Çünkü ayrılığın bittiği, en sevgiliye kavuştuğu gecedir. Hz. Mevlânâ, “Benim arkamdan ağlamayın, çünkü ben en sevgiliye kavuşuyorum” diye vasiyet etmiştir. Dünya bağlarından kurtulup daha manevî bir hâle geçişini böyle tarif eder. “Beni andığınızda yanınızda olurum” diyerek de bir nevi gönül tesellisini bırakır. Mevlevîlikte biz ölüm kelimesini kullanmayız. Ölmek sonlanmak demektir. Biz “Hakk’a yürüdü”, “sırladı” deriz. Çünkü beden hırkasını bırakıp ruh hırkasına dönüş söz konusudur. İnsan zaten Allah’tan gelir ve yine Allah’a döner. Bu nedenle vuslat olarak anılır.”
“Biz 17 yıldır burada Vuslat dâhil birçok Mevlevî programı yürütüyoruz. Bu yıl da belediyeyle protokol yaptık ve 12 Aralık’ta başlayıp 17 Aralık’a kadar sürecek bir etkinlik haftası hazırladık. 
12 Aralık – Açılış Günü, Sevgi ve Vuslat Yürüyüşü: Anıtpark’tan başlayacak, yolda sema dönüşleri yapılacak. Tekkeye varıldığında sema gösterisi, hat ve ebru sergisi, Mevlevîhanelerdeki 18 görevi anlatan özel sergi açılacak. Ardından aşure ikramı yapılacak. Protokol konuşmaları ve canlı ebru workshop gerçekleştirilecek.
13 Aralık – Mesnevî Sohbeti, Mesnevî sohbetini ben yapacağım. Hz. Mevlânâ’nın Kur’an ve hadisleri aşk diliyle yeniden yorumladığı bu büyük eseri üzerine konuşacağız. Ardından sema gösterisi olacak.
14 Aralık – Şiir Gecesi, “Hz. Mevlânâ ile Şiirde Buluşmak” temalı bir şiir ve tasavvuf musikisi gecesi düzenlenecek. Yedi şiir ve yedi tasavvuf eserinden oluşan bir program hazırlanıyor.
16 Aralık – Ayin-i Şerif, Üniversite Kültür Merkezi’nde dört kapı öğretisinin işlendiği büyük bir Ayin-i Şerif icra edilecek.
17 Aralık – Vuslat Günü, Sabah camilerde Mevlid-i Şerif okunacak. Saat 15.00’te Mevlevîhane’de dinleti, ardından sema ve has eten lokma ikramı yapılacak. Akşam Mevlid-i Şerif ile program tamamlanacak.” (Hacer Aran)
Başta Hacer Aran ve Afyonkarahisar Belediyesi olmak üzere emeği geçenlere teşekkür eder başarılar dilerim.
KAYNAKLAR:
Önder, M. (tarihsiz) Mevlana, Tercüman 1001 Temel Eser 7.
Özsaray, M. (2018), Arşiv Belgeleri Işığında Osmanlı'da Devlet-Tekke İlişkileri (XIX. Yüzyıl). İstanbul: Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Temel İslam Bilimleri Programı, Doktora Tezi,

Yazarın Diğer Yazıları