Muharrem Günay

MİLLET IRKÎ BİR KAVRAM DEĞİLDİR

Muharrem Günay

Başta Ziya Gökalp olmak üzere Ülkücü aydınlar milleti ırkî bir kavram olarak ele almamışlardır. Bu konuda Gökalp şöyle der:
“Millet, ne ırkı, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet, dilce, dince, ahlâkça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Gerçekten de bir adam, kanca müşterek olduğu insanlardan ziyâde, dilde ve dînde müşterek olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü insanî şahsiyetimiz, bedenimizde değil, ruhumuzdadır. Maddî meziyetlerimiz ırkımızdan geliyor, mânevî meziyetlerimiz de terbiyesini aldığımız cemiyetten geliyor. Büyük İskender diyordu ki; “Benim hakîkî babam Filip değil, Aristo’dur. Çünkü birincisi maddî varlığımın, ikincisi mânevi varlığımın meydana gelmesine sebep olmuştur”. İnsan için, mânevi varlık, maddî varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette şeçere (soy kütüğü) aranmaz. Yalnız, terbiyenin ve mefkûrenin millî olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak onun mefkûresine çalışabilir. Çünkü mefkûre, bir vecid (coşku) kaynağı olduğu içindir ki aranır. Hâlbuki terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir cemiyetin mefkûresi, ruhumuza asla vecid veremez. Bilâkis, terbiyesini almış olduğumuz cemiyetin mefkûresi, ruhumuzu vecidlere boğarak mes’ut yaşamamıza sebep olur. Bundan dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü cemiyetin mefkûresi uğruna hayatını feda edebilir. Hâlbuki zihnen kendisini bağlı zannettiği bir cemiyet uğrana ufak bir menfaatini bile feda edemez. Hülâsa insan, terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa, bedbaht olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız pratik netice şudur: Memleketimizde, vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek, diğer milletdaşlarımızdan hiç ayırmamalıyız. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Husûsiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifâ etmiş olanlar varsa, nasıl olur da, bu fedakâr insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi, atlarda şecere aramak lâzımdır; çünkü bütün meziyetleri içgüdüye dayandığı ve bunlar irsî olduğu için, hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal vasıflara hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutacak olursak, memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının birçoğunu fedâ etmek gerekecektir. Bu hâl doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdî Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çâre yoktur. (Gökalp,1996, s. 26-28.)
Türk köylüsünün milleti “Dili dilime dini dinime uyan” şeklinde tarif ettiğine dikkat çeken Ziya Gökalp, İslam dinini, Türk milliyetinin temel unsuru sayıyordu. Gerçekten, dinimizle milliyetimiz birbirinden ayrılmaz değerlerdir. Milliyetçi –Ülkücü aydınlarımız Türklükle İslâmiyeti etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz değerler olarak görmüşlerdir. Gerçekten İslam dini milli kimliğimizin ve milli kültürümüzün yaşatılmasında ve gelişmesinde büyük hizmet görmüştür. Müslüman olmayan Türk boylarının Avarlar, Uzlar, Peçenekler, Kumanlar, Macarlar ve Bulgarların nasıl eriyerek Türklüklerini yitirdiklerine tarih şahittir. Bu günde başta Batı kültürünün ve yabancı kültürlerin tesirleri altında kalan Türk gençliğinde de aynı tehlike söz konusudur. Türk genci iyi bir dini eğitim ve terbiye almamışsa, dini inancı zayıfsa erimeğe mahkûmdur. Bu günkü şartlarda İslamiyet olmadan Türklüğümüzü de devam ettirmemiz mümkün görünmemektedir. Türk gençliğini İslâmi bir terbiyenin yanında, tarihini iyi bilen, Türk dilini iyi konuşan ve anlayan, Türk töresini, Türk örf ve adetlerini benimseyen, koruyan, yaşayan ve yaşatan, okuyan, bilgi ve teknoloji üreten nesliler olarak yetiştirmek zorundayız. Kaşgarlı Mahmud’un da deyişiyle Türkler sanki İslama hizmet için yaratılmış bir millettir. Diğer İslam milletlerinin de bu gerçeği iyi bellemeleri gereklidir.
Bunun yanında Türk milletinin içerisinde küçük bir azınlıkta olsa Müslüman olmayan ve kendilerini Türk olarak bilen soydaşlarımız vardır. Bizim onlara Müslüman olmadıkları için “Siz Türk değilsiniz veya siz Türk olamazsınız” deme gibi bir hakkımız da yoktur. Hıristiyan bir Arap, Hıristiyan olduğu için Araplıktan çıkmadığına göre, Müslüman olmayan bir Türk’te kendini Türk bildiği müddetçe Türklükten çıkarılamaz. Bize düşen onları İslam dini ile buluşturmak ve kendi rızaları ile İslamlaşmalarına yardımcı olmaktır.
Türk milletini hak yoluna, hakikat yoluna çağıran ve hareketin adını “Yeniden maneviyata dönüş olarak“ ilan eden Alparslan Türkeş, medeniyetlerin para ile değil, ilimle, imanla, ahlakla kurulduğuna ve medeniyetlerin parasızlıktan değil; ilimsizlik, imansızlık ve ahlaksızlıktan çöktüğüne dikkat çekmiş ve Türk milletini Allah yoluna çağırmıştır:
“Türkçülük, milliyetçilik anlayışımız; manevi şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimi olarak ben Türk’üm diyen herkes Türk’tür. Türkçülük ve Türk’ün tayininde, sapık ölçülere özellikle mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuar ırkçılığına inanmıyoruz. Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye koyan antropolojik ırkçılık Türk Milliyetçilik ülküsünün dışındadır. Milliyetçilik anlayışımız, maneviyatçı, akılcı, demokratik, çağdaş bir milliyetçiliktir. Nazist Hitler ırkçılığının komünist ırkçılının, her türlü antidemokratik, insan sevgisine dayanmayan emperyalist ırkçılığın karşısındayız (Türkeş, 1978, s.59).
Türkeş, Türk Milleti’nin güç kaynağını, bin yıldan beri kabul edip benimsediği ve bayraktarlığını yaptığı İslam Dini’nde görmektedir. Türk Milleti’ni meydana getiren fertlerin yaşama felsefesine ve ahlâk görüşüne İslam’ın yön verdiğini, İslam’ın hakiki çehresi ve yüksek prensipleriyle ele alınmasının, Türklüğe yeni bir güç ve hız vereceğini vurgulamaktadır. Türklükle İslamiyeti birbirine zıt veya düşman görmenin Türk Milliyetçiliği ve İslam için zararlı olduğuna dikkat çekmekte; ikisini birbirinin karşısına çıkaran insanların ya bilgisiz ya gaflet içinde veya Türk Milleti’ni yıkmak isteyen kötü emellerin hizmetçisi olduklarını belirtmektedir (Türkeş, 1975, s. 34; Türkeş, 1978, s 180.).
O İslam’ın Türk Milleti için önemini her vesileyle ortaya koymakta, Türk Medeniyeti’ndeki yerine dikkat çekmektedir. Selçuklularda olduğu gibi Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yayılış felsefesinin Türk Milleti’nin hasletleriyle İslam’ın faziletine dayandığını belirtmektedir (Türkeş, 1975, s. 39.). Bu görüşle o, İslam’ın hem Selçuklu Medeniyeti’nde, hem de Osmanlı Devleti’nin temel felsefesinde İslam’ın önemli yerini vurgulamış olmaktadır. Ona göre; medeniyetler para ile değil, ilimle, imanla, ahlakla kurulmakta; medeniyetler parasızlıktan değil ilimsizlik, imansızlık ve ahlaksızlıktan çökmektedir (Türkeş, 1975, s. 1, 7, Türkeş, 1978, s. 184.).
Türkeş, Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalımın sebeplerinin başında ahlaki buhranı ve toplumu saran manevi boşluğu görmekte; Türk Milleti’ni bu boşluktan kurtarmak için nesillerin manevi yönden güçlendirilmesi gerektiği üzerinde durmaktadır (Türkeş, 1975, s. 118-120, 129-130).
Kalkınmanın manevi temelini, iman ve ahlaka bağlamakta ve buna siyaset aracı olarak değil, samimi olarak inandığını şöyle belirtmektedir:
“Türklük gurur ve şuuru İslam ahlak ve faziletine, oy toplama endişesi ve siyaset riyakârlığının üstünde kalarak samimiyetle bağlıyız. Türklük gurur ve şuuru ile İslam ahlak ve fazileti, milletimizi meydana getiren manevi unsurların tam ve ahenk içinde birleşmesidir. Maddi kalkınmamız ancak böyle bir yüce temel üzerinde yükselirse bir mana taşır, bir değer kazanır, milliyetsiz bir yükselmenin, ahlaksız bir kalkınmanın imkânı yoktur… Pek az olmakla birlikte, bazı kimselerin milliyetçilikle İslamiyeti çatıştırmağa çalıştıklarını görmekteyiz. Böyle bir tutum yanlıştır, abestir, cahilliktir, şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihanettir, nifaktır. Mücadele farklı, hatta birbirine düşman mefkûreler arasında olur. Hâlbuki Türklükle İslamiyet bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış, etle tırnak misali ayrılması imkânsız bir hale gelmiştir. Türk Milleti, Müslüman olmakla içtimai nizamın ve dini hayatın en yüce değerlerini kazanmış ve İslam, Türk Milleti ile emsalsiz yiğitlik ve iman aşkına sahip bir mücahit bulmuştur… “Türk müsün, Müslüman mısın?” gibi sorular cehaletten ileri geliyorsa aptalcadır. Aksi takdirde haincedir. Milliyetçiliği reddeden bir “dincilik” anlayışı ve İslamiyet’e düşman bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, bizim dışımızdadır” diyordu (Türkeş, 1975, s. 179-180).
“Ben, Türk Milleti’ni, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikat yolu, Allah Yolu’na çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden Maneviyata Dönüş ” (Türkeş, 1978,s. 187). Yolumuz hak ve hakikat yoludur. Bu ülkede teknik üniversitelerin, fen fakültelerinin labarotuvarları ile yüksek ilâhiyat akademilerinin koridorları birleştirilmelidir (Türkeş, 1978, s.188).
Türklük ve İslamlık o derece birbiriyle özdeşleşmiş, iç içe girmiştir ki Türk adı, etnik bir kimliğin değil, “En az on bin yıllık bir tarihin, hem de İ’lây-ı kelimetullah uğrunda Haç’a karşı birleşmiş bin yıllık bir terkibin oluşturduğu yüksek bir kültürün ve medeniyetin ortak adı olmuştur.

Yazarın Diğer Yazıları