Cenâb-ı Allah’ın halifesi olarak yarattığı, Müslüman ve Mümin adını verdiği insan, Allah’ın “es-Selam” ismimin tecellisi olarak dünyada barış ve huzurun, “el-Mümin” ve “el-Müheymin” isminin tecellisi olarak, emniyet ve güvenin, koruyup ve gözetmenin “el-Adl” isminin tecellisi olarak hakkın ve adaletin temsilcisi, mazlumun dostu, zalimin düşmanı olmalıdır. Yine ben Müslüman’ım, Müminim diyen insan, “er-Rahman” isminin tecellisi olarak, din, ırk ve mezhep ayrımı yapmadan bütün insanlığa ve her türlü canlı ve cansız varlığa rahmet nazarıyla bakan ve davranan , “el-Ğafur” isminin tecellisi olarak, hataları, kusurları örten ve bağışlayan, “el-Kerim” isminin tecellisi olarak başta insanlar olmak üzere bütün canlılara cömert davranan, ikramlarda bulunan, dünyayı bir barış ve adalet yurdu “Dârus-selâm” haline getirmek için çalışan, çaba ve gayret sarf eden, imanını amel ve davranışlarına yansıtarak, inandığı gibi yaşama (Saf 61/2) çabası içerisinde olan insan olmalıdır.
Mü’min ve Müslüman, aynı zamanda iyiliği emreden, kötülüğe engel olan, haksızlık karşısında susmayan, mazlumun dostu ve zalimin düşmanıdır. Kendisini Allah’ın ordusu, Hz. Muhammed’in askeri ve İslam’ın askeri olarak gören Türkler, tarih boyunca, mazlumun dostu ve zalimin düşmanı olarak tarih sahnesinde boy göstermişlerdir. Atalarımız Âl-i İmrân Suresi 110. Âyette buyrulduğu gibi, “iyiliği emretmek, kötülüğe engel olmak” konusunda insanlık tarihinde ve Müslümanlar arasında “en hayırlı ümmet” yani topluluk-millet olmuşlar, Tevbe suresi 40. Ayetin sırrına mazhar olarak “Allah sözü en yüce olsun” diye mücadele etmişler, dünyanın nizamında, kan ve gözyaşının akmadığı bir dünyanın kurulmasında büyük görevler üslenmişlerdir.
Kızılelma bizim milli olduğu kadar aynı zamanda İslâmi bir ülkümüzdür. İslam öncesi devirlerde Türk töresi ile dünyaya düzen verme, dünya barışını tesis etme ve Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresi olarak ortaya çıkan bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte Allah’ın silm ve barış dini olan İslamla dünya barışını tesis etmek ve dünyayı “Dârüsselam” barış ve esenlik yurdu haline dönüştürmek ve Allah’ın adını i’lâ etmek yüceltmek “İ’lâ-yı Kelimetullah ülküsü” haline dönüşmüştür.
Sevgili Peygamberimiz Medine’yi farklı din ve ırkların barış içerisinde yaşadığı bir barış yurdu “Dâru’s-selâm haline getirmiş, Yesrib’i Medine-i Münevvere’ye medeniler, aydınlar, münevverler şehrine dönüştürmüştü. Hz. Süleyman da bu hedefin peşinden gitmiş ve kurduğu ülkenin başkentine Dâru’s-Selâm (Yeruşalim) yani barış yurdu adını vermişti. Bu şehir Hz. İbrahim zamanında da huzur yurdu olarak biliniyordu.
Abbasilerin başkenti (Bağdat) bu hayal ile kurulmuş, Selahaddin Eyyubi, Hz. Süleyman’ın mirasını kurtarmak için Dâru’s-Selâm’a (Yeruşalim/Kudüs’e) sahip çıkmıştır. Selçuklu Türkiyesi’ne “Şefkat Diyârı” adı verilmiş; Osmanlı’ların başkentine mutluluk, barış, esenlik yurdu manasına gelen Dâru’s Saadet/Dersaadet denmiştir. Bütün bunlar Dâru’s-selâm’ın/Barış Yurdu’nun binlerce yıldır bu coğrafyanın ‘büyük ülküsü’ ve ‘Kızıl Elması’ olduğunu göstermektedir. Çünkü cennet yani selâm yurdu bu dünyada kazanılır. Peygamber Efendimizin ifadesiyle Bu dünya ahiretin tarlasıdır. Oranın malzemeleri, inşaat malzemeleri buradan satın alınır. Nefisler ve mallar mukabili selâm alış verişi yapılır. Karşılığında da cennet vardır, Allah’ın rızası vardır.
Bütün bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Dünya ve Kâinat Devleti olma ülküsü peşinde olan Türk devletlerinin ve Türk hakanlarının asıl amacı yeryüzünde barışı, adaleti tesis etmek ve bütün insanlığı rahat ve huzur içerisinde yaşatmaktı. Bu düşünce ve idealler o zamanki devirler bir yana içinde yaşadığımız 21. yüz yıl açısından dahi ulaşılması güç bir anlayıştır. Güçlünün haklı olduğu, zayıfı ezdiği ve zulüm düzeninin hâkim olduğu bir dünyada Türk milletinin sahibi olduğu bu yüce düşünceler insanlığın kurtuluşu için bir ışık ve yol olabilir ve olmalıdır; Yüce Allah tarafından, en güzel şekilde ve kıvamda yaratılan ve yaratılmışların en şereflisi “Eşref-i mahlûkat” olarak yaratılan insanoğlu, yaşamış olduğu dünyayı kan ve gözyaşına boğması, doğanın dengesini kendi eliyle bozması, kendisini savaşlarla ve çeşitli yollarla öldürmesi ve savaş teknolojisi için çok büyük yatırımlar yapan görüntüsüyle dışarıdan bakılınca ilkel bir tür görüntüsü vermektedir. Hiç şüphesiz insanın bu tutum ve davranışı yaratılış gayesine ters düşmektedir.
Tarih boyunca Türkler savaşı “insan öldürme sanatı” olarak değil, insan kurtarma sanatı olarak görmüşler, masum insanlara, yaşlılara, çocuklara ve hangi dine ait olursa olsun kutsal yer ve mekânlara dokunmamışlar, doğaya zarar vermemişleridir.
Atalarımız Yüce kitabımızda Enfal suresi 163. Âyette buyrulduğu gibi, düşmanları savaştan caydırmak için zamanın şartlarına göre her zaman hazırlıklı olmuşlar ve bu düşünceyi “Hazır ol cenge istersen sulhu salah” sözleriyle ifade etmişlerdir.
Tarih sahnesine çıktığı andan itibaren milletimizin sinesinde saklı bulunan, yeryüzünde barışı, adaleti tesis etmek gibi yüce idealler, 20. Yüzyılda Cumhuriyetimizin kurucusu M. Kemal ATATÜRK’te “Yurtta Sulh- Dünyada Sulh” şeklinde tecelli etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de en temel ilkelerinden birisi olmuştur.