Muharrem Günay

NAMAZI İKAME EDEN İLE ETMEYEN ARASINDAKİ FARK

Muharrem Günay

Mearic suresinde namazı ikame edenlerin etmeyenlere göre olan farklarından ve namazı ikame etmekle kazanmış olduğu ahlâki özellikler anlatılır:
“Ancak namazda bilinçli olarak Allah’a yönelenler böyle değildir. Onlar (güzel huy ve ahlak sahibi olarak) namaza devamlıdırlar. (Hiçbir meşguliyet kendilerini namazdan alıkoyamaz ve kendilerini kötülüklerden uzak tutarlar.). Onlar (bilirler) ki gerek dilenen, gerekse (utancından istemeyip) mahrum kalan (fakire vermek) için, mallarında belli bir hak vardır. (krş. 16/71) Onlar (o namazı ikame edenelr), hesap gününü tasdik ederler. Onlar, Rablerinin azabından korkarlar. Çünkü Rablerinin azabına (karşı) güven içinde olmuş değillerdir. Onlar edep yerlerini, eşleri ve ellerinin (altında) mâlik oldukları (cariyeleri) dışında herkesten koruyanlardır. Şüphesiz ki onlar (bundan dolayı) kınanmazlar. Ama bundan ötesini arayanlar ise, işte onlar haddi aşanların ta kendileridir. Onlar, emanetlerini ve ahitlerini gözetenlerdir. Onlar, şâhitliklerini dosdoğru yapanlardır. Onlar namazlarını (şartlarına ve gayesine uymakla) muhafaza edenlerdir. İşte bunlar cennetlerde ikram olunurlar.” (Mearic: 22–35)
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki:
“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri uykusuz kalmaktır.” (İbni Mace) Bu bakımdan namazI ikâme etmiş sayılmak için İslâm’ın yasakladığı kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşmamız ve ahlakımızı güzelleştirmemiz gerekir.
Vesiletü’n Necât Seâdet Yolu adlı eserin Namaz ve Fazileti bölümünde de kıraat konusu işlenirken şöyle deniyor:
Kırâet, üç şeyle tamam olur:
1. Cehren (açıktan) okunursa, sedâsını çıkarmak, gizli okunursa, sağır olmayan kimse, kendi işitecek kadar, hurûfat-ı sıhhatli olarak okumakla,
2. Kur’an-ı kerim’in manasını düşünmekle,
3. Tecvid üzere okumakla. (Vesliletü’n Necat Saadet yolu, Namaz ve Fazileti, sayfa 168; A.Faruk Meyan,)
Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı adlı Eserde namazda kıraatı anlatırken şöyle diyor:
“… Kur’an-ı Kerîm’i okumakta olan kişinin, kalbi gafil olarak yalnızca dilini oynatması anlamsız olur. Aksine, Kur’an-ı Kerîm’i okurken anlamını da düşünerek gerekli öğütleri almalıdır. Kelimeleri telâffuz edip dilini oynatırken kendisini yaratan Allah’ı hatırlamalı, kalbi de O’nun egemenlik ve yüceliği karşısında korkup ürkmelidir. Nitekim bu hususta Yüce Allah şöyle buyurur:
“Mü’minler ancak onlardır ki, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer. Karşılarında âyetleri okununca (bu), onların imânını arttırır” (Enfâl: 2.)
Kur’an-ı Kerîm’i okurken Allah’ın rahmet ve ihsan gibi sıfatları anıldığında kendi nefsinin de bu değerli sıfatlarla ahlâklanıp ahlâklanmadıgını düşünüp bilmelidir. Zîrâ Rasûlullah (s.a.s.) buyururlar ki:
“Allah’ın ahlakıyla ahlâklanın. O, noksanlıklardan münezzeh olup kerem, af ve mağfiret sahibidir. Âdildir, (çünkü) azıcık da olsa insanlara zulüm etmez.”
İnsanoğlu bu ahlâkla ahlâklanmağa mecburdur. Okuduğu âyetlerde bu değerli sıfatlar geçtiği zaman bunların mânâsını düşünüp idrâk etmelidir. Çünkü insan ruhu bunları gündüz ve gece birçok defalar tekrarlamakla, bunlardan etkilenmektedir. Bu güzel sıfatların etkisi altına girdiğinde, elbette ki bu güzelim sıfatlara sâhib olmak isteyecektir. Bu nedenle namaz kılmak, insanın nefsini ve ahlâkını terbiye bakımından çok önemli bir yere sahiptir. (Abdurrahman Cezırî, Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı- I)
Mevlana hazretleri ise Fihimafih adlı eserinin 129. Sayfasında şöyle demektedir:
“Rivayet edilmiştir ki: Peygamber (Tanrı’nın selâm ve salâtı onun üzerine olsun) zamanında ashaptan her kim, yarım veya bir sure öğrenirse, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar adeta Kur’an-ı yerlerdi. (iyice hazmederlerdi.) Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp çiğneyip, çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. Peygamber: “Ne kadar Kur’an okuyan vardır ki Kur’an ona lânet eder.” buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur’anı okuduğu halde manasını bilmeyen kimse hakkında söylenmiştir. (Mevlâna, Fihimafih sayfa 129,) Bu durum manasını bildiği halde manasına uygun hareket etmeyenleri de kapsar.
Yine aynı eserde Mevlâna hazretleri şöyle der:
Mukri (okuyucu) Kur’anı bilerek okuyorsa (Tanrı’nın) diğer kitabını niçin kabul etmiyor? Kur’an okuyan birine anlattım ki: Kur’an, de ki; Tanrı’nın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona ilave edilse sözler bitmeden deniz tükenirdi. (Kur’an, Kehf suresi, âyet:109) buyuruyor. Kur’an elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu Tanrı’nın ilminden bir işaret bir parçadır ve O’nun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Bir attar bir kâğıt parçasına ilaç sarsa, sen: “Bütün dükkân bunun içinde” der misin? Bu aptallık olur. Nihayet Musa, İsa ve daha başkaları zamanında da Kur’an vardı; Hak kelamı mevcuttu. Fakat Arapça değildi.(Mevlana, Fihimafih, 128–129)
Burada Mevlâna hazretleri Kur’an-ı kerim’i anlayarak okumaya ve asıl büyük kitabın “Kitâb-ı ekber”in “kâinat” olduğuna dikkat çekiyor.

Yazarın Diğer Yazıları