Emeğe dayalı işgücü maliyetlerinin ucuz olması ve devlet teşvikli özel ekonomik alanlar (special economic zones), yabancı yatırımcıların Çin’den ihracat yapmak üzere üretim için ülkeye gelmelerine neden olmuştur. Gelen yabancı yatırımlar taşımacılık ve lojistik kolaylığı nedeni ile doğu kıyı bölgelerinde toplanmıştır. Ülkenin batı ve merkez bölgelerinin de yabancı yatırımlar için cazip hale gelmesi için devlet teşvikler sunmaktadır (Yalçın, 2007, s. 186).
Çin’de Yapılan Yatırımların Yüzde 84 Ünü Yabancı Yatırımcılara Tarafından yapılmaktadır (ve bu yatırımların çoğu ABDLİ işadamları ve NATO üyesi ülkelerin iş adamları tarafından yapılmaktadır). 2005 yılında, yatırım miktarına göre Çin’de düzenli yatırım yapan ülkeler Hong Kong, İngiliz Virgin Adaları, Japonya, Kore, ABD, Singapur, Tayvan ve Almanya’dır. Bu ülkelerin yatırımları, gerçekleşen toplam yatırım miktarının %84,37’sini oluşturmaktadır (Yalçın, 2007, s. 187).
Dışa Dayalı Büyüme Modelinin Sürdürülebilirliği
Dışa dayalı büyüme modeli, 1994 yılından itibaren başarı ile uygulanmıştır. Bununla birlikte uzun vadede sürdürülebilirliği konusunda şüpheler vardır. Çin küresel imalat merkezi durumuna gelmiştir. İhracatının büyük bölümünü gerçekleştirdiği ABD pazarına güvenmektedir ve ihracatı ile ülkenin dış ticaret açığına katkıda bulunmaktadır. Bu durum mali kırılganlık yaratmakta ve ABD imalat sektörünün ayağını kaydırmaktadır. Bu gelişmeler, ABD ekonomisinin büyümesinde resessiyona (negatif büyümesine) neden olarak, Çini’de etkisi altına alacak bir küresel durgunluğu başlatabilir. Böyle bir durum, ihracat ve ülkeye giren doğrudan yabancı yatırım miktarlarım olumsuz etkileyecektir (Yalçın, 2007, s. 188).
Burada unutulmaması gereken bir husus Çin’in nüfusu 1 milyar 400 milyon, ABD’nin ise 350 milyon civarındadır dolayısıyla Çin’de fert başına düşen milli gelir çok düşük rakamlara tekabül etmektedir ve insanlar aylık 100-150 dolar civarındaki bir ücretle hayatta kalmaya çalışmaktadırlar.
ABD’de ise sokaklarda sabahlayan evsizlerin sayısı milyonlarla ifade edilmekle beraber kişi başına düşen gayrisafi milli hâsıla yıllık 60 bin doların üzerindendir, Çin’de ise 10 bin dolar civarındadır. Dolayısıyla ABD bir refah toplumu, Çin ise komünist parti diktatörlüğü altında insanların bütün hareketlerinin kameralarla takip edildiği “dijital devlet” durumundadır. İşin garip tarafı Çin’deki bu devasa teknoloji şirketlerinin büyük çoğunluğu ABD ve diğer batılı ülkelerin sermayeleri ile kurulmuştur. Bir önceki Başkan Trump ABD’li şirketlere Çin’deki sermayelerini ABD’ye taşımaları çağrısında bulunmuş ama küresel sermayenin dini, milliyeti, rejimi olmadığı için bu çağrıya pek itibar edilmemiştir. ABD’nin 2020 yılı savunma bütçesi 740 milyar dolar civarındadır, Çin’in ise 2020 yılı savunma bütçesi 210 milyar dolar civarındadır. Çin ABD’nin bu ezici askeri üstünlüğü karşısında askeri yönden başa çıkamayacağını gördüğü için ticaret savaşlarıyla rakibini alt etmeye çalışmaktadır. Bunun için de bir yandan deniz ticaret filosunu geliştirip Hint Okyanusunda ve muhtelif Afrika ülkelerinden limanları, stratejik öneme haiz köprülerin ve yolların işletmesini satın almaktadır… Çin’in 150’yi aşkın ülkeden 1,5 trilyon dolar alacağı vardır, 2000 ile 2017 arasında Afrika ülkelerine yaklaşık 143 milyar dolar borç vermiş ve 2020 yılında ortaya çıkan salgın hastalık neticesinde zor duruma düşen bu ülkelerin borçlarının büyük bir kısmını faizleriyle beraber silmiştir.
Bu şartlar altında ticaret savaşlarında Çin’le baş edemeyeceğini gören ABD yönetimi, bir askeri anlaşma olan NATO’yu aynı zamanda bir siyasi teşkilata dönüştürüp Rusya ve Çin’e karşı siyasi ve ticari rekabette yanında görmek istemektedir. Bu maksatla da Con Baydın NATO zirvesine gelmeden önce İngiltere kraliçesi ve Başbakan Boris Cansın ile görüştü, dünyayı yeniden tanzim etme politikasında önce İngiltere ve AB üyesi ülkelerle anlaşmalar yapmaya çalışmaktadır (Barutçu, 14.06.2021, https://www.ulkucudunya.com)