NATO anlaşmasının 4. Ve 5. Maddelerinde de görüldüğü gibi, NATO’nun kuruluş amacı, üye ülkelerin siyasi bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü korumak ve güvenliklerini sağlamaktır. NATO üyesi devletlerarasında NATO anlaşmasına göre herhangi bir farklılık olmayıp, hepsi eşit haklara sahiptir. Alınan kararlar oy birliği ile alınmakta olup, Birleşmiş Milletler Daimî Teşkilatında olduğu gibi birkaç devlete ait veto hakkı yoktur. Üyelerin tamamı veto hakkına sahiptir. Türkiye, NATO görevlerine en çok destek olan ilk beş ülke arasında olup, ortak bütçeye en fazla katkı sağlayan ilk sekiz ülkeden de birisidir.
Her ne kadar ABD, NATO’nun en büyük ordusuna sahip olsa da NATO, ABD’nin emrinde ve kontrolünde bir askeri ittifak değildir. Unutmayalım ki NATO’da ABD’den sonra en büyük ordu Türk Ordusudur. Silahlı güç açısından olmasa da savaş yeteneği, kahramanlık ve tecrübe bakımından Türk Ordusu dünyanın en güçlü ordusudur. Türkiye ve Türk Ordusu olmadan NATO bir hiçtir. Bu gerçeği başta ABD olmak üzere tüm NATO üyesi ülkeler iyi bilmelidir.
ABD ve Batılı ülkeler, NATO’yu siyasi ve ekonomik bir örgüt haline getirmeden önce, başta ABD olmak üzere kendi ülkelerinden Çin’e sermaye akımının önüne geçmelidirler. Unutmayalım ki Çin, yabancı sermaye ile büyümektedir ve bu sermayenin büyük çoğunluğu başta ABD’li iler olmak üzere Batılı iş adamlarının sermayesidir. Yani, ABD’nin kendine rakip gördüğü Çin, ABD’li ve Batılı sermayedarlar tarafından büyütülüp beslenmektedir.
NATO’nun Karadeniz Politikası ve Rusya
Çar Deli Petro zamanından beri sıcak denizlere inme ülküsü peşinde koşan Rusya, Ortadoğu’da, Ak Deniz’de, Basra Körfezi’nde varlığını sürdürme mücadelesi verirken 1991 yılında Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO)’nün Karadeniz’deki varlığı ile aniden karşı karşıya kaldı.
Soğuk Savaş’ın henüz ilk yıllarında Karadeniz’e kıyısı bulunan Türkiye gibi stratejik bir aktörü bünyesine katan NATO, savaş sonrası dönemin yeni koşulları altında Karadeniz’e kıyısı bulunan birçok eski Doğu bloğu ülkesini, “ortak tehdide” karşı bünyesine katarak bölgede kendisine geniş bir alan açtı. NATO açısından olumlu görülebilecek bu durum, en son Karadeniz’e kıyısı bulunan iki Avrupa ülkesi Bulgaristan ve Romanya’nın 2004’teki üyeliğine kadar devam etti.
Eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya peşi sıra üyelikleri, Rusya’nın Sovyet sonrası döneme adaptasyon sürecine denk geldiği için, Moskova tarafından ciddi bir tepkiyle karşılanmadı. Ancak kısa zamanda toparlanan Rusya, bir nevi “arka bahçe” olarak gördüğü Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO veya Avrupa Birliği (AB) şemsiyesi altında Batı ile bütünleşmesine kayıtsız kalmadı. Rusya bu ülkelerin NATO’ya veya AB’ye dâhil olmasına yönelik oluşan gündemi tersine çevirmek için beklenenin aksine çok daha sert tepki gösterdi ve farklı dönemlerde iki ülkeye askeri müdahalelerde bulundu. Bu müdahalelere NATO’dan yeterince güçlü bir cevap gelmemesi ise Moskova’nın sert tavrını devam ettirmesine ve bölgedeki gücünü tahkim etmesine imkân sağladı (Boyraz ve Yeşiltaş, 2021, s.56)
Üç NATO üyesi Türkiye, Bulgaristan, Romanya ve NATO ile işbirliği içerisinde olan Gürcistan, Ukrayna ve Rusya tarafından çevrelenmiş bir iç deniz konumunda olan Karadeniz, Hazar Havzası ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarını Avrupa’ya bağlayan geçiş güzergâhında bulunması bakımından, NATO için de stratejik bir öneme sahiptir. Karadeniz’in bu stratejik önemi, Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’ya düzenlemiş olduğu askeri müdahalelerden sonra NATO açısından daha da artmıştır.
NATO bu doğrultuda Soğuk Savaş’ın hemen ardından 1991’de geliştirdiği yeni stratejik konseptle, bölgedeki etki alanını güçlendirmek için Kafkaslara kadar genişlemeyi gündemine aldı. Burada önemli bir ara tespit olarak ifade edilmelidir ki NATO’nun Karadeniz’e yönelik ilgisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Karadeniz’e yönelik ilgisinden ayrı düşünülemez. Zira ABD, bu bölgedeki Rus tehdidin farkında olduğu için Moskova ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Bunun yerine daha geniş bir perspektifle NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında hareket ederek, olası riskleri en aza indiriyor.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye kıyıları dışında tamamen Sovyetlerin kontrolünde bulunan Karadeniz’de siyasi dengeler uzun süre bozulmadan muhafaza edildi. Ancak Sovyetlerin dağılmasının hemen ardından bölgede oluşan güç boşluğu, NATO’ya ve tabii olarak NATO’nun ardındaki en önemli güçlerden ABD’ye, Karadeniz’e müdahil olma yolunda önemli bir fırsat sundu. Daha sonra yukarıda da ifade edildiği üzere eski Doğu bloğu ülkelerinin NATO’ya katılmasını, Rusya uzun süre sadece izlemekle yetindi. Bu bağlamda NATO, 1999’daki ve 2004’teki kritik doğu genişlemesiyle Rusya’yı çevrelemeye ve bölgede güçlenmeye devam etti. Bu genişleme faaliyetlerine, Rusya’nın güçlü bir karşılık göstermemesi ise NATO’yu yeni adımlar atma hususunda daha da cesaretlendirdi.