Muharrem Günay

OSMANLI DEVLETİ'NİN KURULUŞUNDA TASAVVUF VE TARİKATLARIN YERİ, ÖNEMİ

Muharrem Günay

Moğollar’ın Orta Asya Türklüğü ve medeniyetini ve Abbâsi İslâm hilafetini tahrip ettiği bir dönemde bütün dünyayı kendi vatanları olarak gören Oğuz Boyları ilâhi bir takdir gereği Batı’ya doğru akıyor ve akın akın Anadolu’ya yığılıyorlardı. Özellikle bu akınlar ve Selçuklu’nun Türk nüfusunu Bizans’a yakın yerlere yerleştirmek siyaseti uçlardaki Türk nüfusunu yoğunlaştırıyordu. Anadolu’ya akın akın gelen bu Türk boylarının geliş sebeplerini Moğol zulümden kaçmak şeklinde açıklamak Türk’ün tarihî vatan anlayışına ve tarihi Türk devlet felsefesine uymayan bir anlayıştır. Çünkü eski Türkler “Gökyüzü çadır, güneş bayrak” anlayışıyla bütün dünyayı kendi vatanları olarak kabul ediyorlardı. Bütün dünyayı kendi vatanları olarak gören ve dünyanın idaresi ile Tanrı tarafından görevlendirildiğine inanan bir milletin dünyanın çeşitli yer ve yönlerine yayılmasını ve dünya üzerinde sayısız devletler kurmuş olmasını çok doğal bir olay olarak kabul etmek gerekir. Nitekim Selçuklu’yu ve Osmanlı’yı kuran Oğuz boylarından önce de Hunlar, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler, Kumanlar, Uzlar/Oğuzlar da hep batıya akmışlar ve Avrupa’da büyük devletler kurmuşlardır.
Anadolu’ya akın akın gelen bu göçebe Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya halkımız tarafından “Horasan Erleri” olarak bilinen, şeyhler, dervişler ve gâziler de gelmekte idiler. Anadolu’ya akın akın gelen bu şeyhler ve derviş gâziler Hoca Ahmet Yesevî hazretlerinin müridleri olarak kabul edilirler. “Rivayete göre. Pîri Türkistan olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevi’nin on iki bini kendi yaşadığı muhitte, doksan dokuz bini de uzak ülkelerde bulunan müridleri ve geleneğe uygun olarak hayatta iken tayin ettiği pek çok halifesi bulunmaktaydı” (TDV. Ansiklopedisi, s. 161; Köprülü, 1993,s. 34).
11. ve 13. yüzyıllarda -kelimenin o zamanki geniş anlamıyla, Kuzey Afganistan’ı da içine alan- Horasan, her bakımdan, bir Oğuz vatanı olmuştu; bu saha ile Anadolu arasında, genellikle sanıldığından çok kuvvetli olan ve İlhanlılar devrindeyse -aynı siyasi hâkimiyet altında birleşmek dolayısıyla- büsbütün kuvvetlenen maddi ve manevi bağlar, Anadolu Türkleri arasında bu geleneği bugüne kadar yaşatmış ve Anadolu’daki bütün kabilelerin, bütün büyük sofilerin hep Horasan’dan geldiği rivayetlerini doğurmuştur. (Köprülü; 1999, s71)
Bugün bile Anadolu’daki birtakım göçebe Türkmen kabileleri, dedelerinin Horasan’dım geldiği geleneğini korurlar. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Horasanlı adını taşıyan bazı köylerin varlığı da buna bir kanıttır. Hacı Bektaş Veli başta olmak üzere, Anadolu ve Rumeli’de tekkeleri ve mezarları bulunan birçok sofinin Horasan’dan geldiği hakkındaki rivayetlerin eskiliği, onlara ait menakıb kitaplarından ve Evliya Çelebi’nin hemen her sayfasında rastlanan ifadelerinden pekiyi anlaşılıyor. (Köprülü; 1999, s71)
Ahmed Yesevî dervişleri ve Horasan Erenleri içinden çıkan Ahîler, bilinçli bir şekilde hareket ederek Anadolu’nun İslâmlaşmasında önemli rol oynamışlardır (Kara, 1977: 105). Barkan’a göre; Orta Asya, Kırım, İran ve Horasan’daki medrese hocaları ve tasavvûf şeyhleri dervişlerini Anadolu’ya yönlendirmişlerdir. Bunlar, “Gâziyân-ı Rûm, Ahîyân-i Rûm, Bâciyân-i Rûm ve Abdalân-ı Rûm” veya “Horasan Erenleri” gibi çeşitli isimlerle, üstelik organize olmuş topluluklar halinde Diyâr-ı Rûm’u (Anadolu’yu) Müslüman Türk yurdu yapmışlardır (Barkan,(tarihsiz), s.11-12).
Horasan Erleri olarak bilinen bu aydınlar ve münevverler kadrosunun Anadolu’ya gelişi ileride kurulacak olan bir cihan devletinin habercisiydi.
Eski İran geleneklerini göğsünde saklayan Horasan, İslâmiyet’ten sonra tasavvuf cereyanının başlıca merkezlerinden biri ve belki birincisi idi. Bu yüzdem Maverâünnehir (Aşağı Türkistan) İslâmlaştıktan sonra, bu cereyanın (akımın), İslâmiyet’in evvelce takip ettiği yollardan Türkistan’a gireceği pek tabii bir hadise idi. Hakikaten öyle oldu. Herat, Nişabur, Merv (Hicrî) III. Asırda mutasavvıflarla nasıl dolmaya başladıysa, IV. Asırda Buhâra’da, Fergana’da da şeyhlere tesadüf edilmeğe başlandı; hatta Fergana’da Türkler kendi şeyhlerine “Bab” yâni “Baba” nâmını veriyorlardı. Horasan’a herhangi bir sebeple gidip gelen Türkler arasında da mutasavvıflar yetişiyordu. Meşhur sûfi Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın pek ziyade hürmet ettiği Muhammed Mâşuk Tûsi ile Emir Ali Abû Hâlis Türk idiler. İşte bu gibi çeşitli sebeplerin etkisiyle Türkler arasında tasavvuf cereyanı yavaş yavaş kuvvetleniyor, Buhara, Semerkand gibi büyük İslâm merkezlerinden içerilere yayılıyor, din aşkı ile donanmış birçok dervişler tarafından göçebe Türkler arasına yeni inanç esasları götürülüyordu (Köprülü, 1993, s.18).

Yazarın Diğer Yazıları