Devlet-i Aliyye, Osmanlı tarihçilerinin müşterek tavsiflerine göre daima yaşaması gereken bir devlettir. (Devleti ebed müddet) Naîmâ gibi Subhî de bu devleti, “dâimü’l-karar” , (Subhî, 2007, s. 7) “ebediyyü’d-devâm”, (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri,) s.12) ; “dâimü’l-kıyâm”, (Subhî Tarihi (Mesut Aydıner neşri), 14) ve “ebediyyü’n-nizâm” (Subhî, 2007, s. 44) olarak vasıflandırır. Bu düşünce devletin son dönemlerine kadar hep var olagelmiştir. Fakat zamanla devletin temel ilkelerinin uygulanmasında görülen gevşeklik ve zamanın gereklerine göre yeni tedbirler almada gösterilen zaaflar sebebiyle gerileme ve çöküş başlayınca bu hâlden çıkış için çareler aranmaya başlanmıştır. Rusya üzerine tekrar cihad ve gaza için Sadrazam Yusuf Paşa’ya hitaben sâdır olan 16 Rebîülâhir 1224 (31 Mayıs 1809) tarihli fermanında da Osmanlı ülkesi için “Memâlîk-i İslâmiyye” ve Osmanlı Devleti için de “Devlet-i İslâmiyye” tabirleri kullanılmıştır (Câbî, 2003, s.453-454; Özsaray, 2018, s.39).
Osmanlı mütefekkirleri devletin maddi ve manevi gücüne ve devletin ebed müddet (sonu olmayan –sonsuza kadar yaşayacak devlet) olduğuna o kadar inanıyorlardı ki XVII. Asırda başlayan, duraklama ve gerilemeyi geçici sayıyorlar, bir takım ıslahat tedbirleri ile devletin Kânûni dönemindeki ihtişamına yeniden döneceğine inanıyorlardı. Hatta XVIII ve XIX. Asırlarda, Rusya ve Avrupa karşısında, aldığımız ağır mağlubiyetlere rağmen Türkler yine de milli ve İslâmi değerleri hakkında hiçbir şüpheye düşmüyor, asla manevi mağlubiyeti kabul etmiyorlardı. Gerçekten bu devletin hayatiyeti ve kudsiyeti Türklerin şuurunda o derece yerleşmişti ki İbn Haldun’un devletin doğuş, yükseliş ve sukut nazariyesine bağlı kalan Osmanlı tarihçileri imparatorluğun “Devlet-i ebed müddet” bulunduğuna ve bu sebeple de bu görüşün dışında bir istisna oluşturduğuna inanıyorlardı (Turan, 1969, II, s. 7).
Aydınlar arasında devletin Müslüman unsurlularını bir arada tutarak devamını savunan, “İslam Birliği” ve ardından devleti kuran iradenin asıl sahibi olan Türkleri bir araya toplayarak büyük bir devlet kurma ideali, “Türk Birliği-Turan” düşünceleri bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Çünkü Osmanlı sultanları “hâdimü’l haremeyni’ş-şerifeyn”, “padişâh-ı İslâm”, “sultânü’l-mücâhidîn”,”veliyyü’l-emr-i İslâmiyân” gibi İslâmî unvanlarla, vasıflanırken ordusu da “asâkir-i İslâm”, “guzât-ı muvahhidîn” olarak isimlendirilmekteydi” (Özsaray, 2018, s.51).
Türkler, tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalmamışlardır. Hunlar zamanından beri, Devleti ebed müddet (sonu olmayan devlet) düşüncesi Türk devlet felsefesinde yer etmiş, bir devlet yıkılırken yenisi kurulmuş ve Türkler tarihte hiç devletsiz kalmamışlardır. Aslında devletlerin tarih sahnesinden çekilmesi, yok olmak şeklinde değil bir hânedan değişikliğinden ibarettir.
Türklere, devletin Allah tarafından verilmiş olması, Allah’ın kut vermesi ile tahta oturan hakanların cihanın idaresi ile memur edilmesi düşünceleri de devletin sonu olmayan devlet “Devlet-i ebed müddet” olarak görülmesinde etkili olmuştur. Devletin Türklere Allah tarafından verildiği düşüncesi, Gök-Türk kitabelerinde “İl berigme Tanrı: İl veren Tanrı” şeklinde geçmektedir.
Bu felsefe sayesindedir ki Türk devletleri, yıkılış zamanlarında da kuruluş zamanlarında da hep büyük düşünmüşlerdir. Bunun en güzel örneklerinden biri, Osman Gâzi’nin Bursa’nın fethinden önce henüz küçük bir beylik iken, oğlu Orhan GAZİ’ye İstanbul’un fethini hedef göstermesidir. Tıpkı Peygamber Efendimizin hendek kazarak savunma savaşı yaptığı, Hendek Muharebesi’nde Bizans’ı ve İran’ı hedef gösterdiği gibi…
Anadolu’ya ayak bastıkları andan itibaren bütün Türk sultanlarının hedefi olan İstanbul’un fethi devletin kurucusu Osman Gazi’nin de millî ve dinî bir ülküsüydü. Hasta yatağında iken oğlu Orhan Gaziye söyle seslenir:
“Gönül kerestesiyle bir/ Yeni şehir ile Pazar yap/ Zulmeyleme rençberlere/ Her ne istersen var yap/ Osman¸ Ertuğrul oğlusun/ Oğuz Karahan neslisin/ Allah’ın kemter kulusun/ İslambol’u aç¸ gülzâr yap” (Ahmet Cevdet Pasa, 1977, 1/197).
“Osman Ertuğrul oğlusun”
Oğuz, Karahan neslisin.
Hakkın bir kemter kulusun İstanbul’u aç gülzâr yap” (Necip Asım, Mehmed Arif, 1990 ve Sümer, 1992,s. 273 ve Turan, 1969, c, II, s.45 ve Kitapçı, 1996, c,2 s.137)
Orhan Gazi döneminde Osmanlı Devleti siyasal açıdan şekillenip genişlediği gibi ilmi alanda da kapsamlı bir teşkilatlanma ve tekâmülü gerçekleştirmekteydi. Bu bağlamda, Orhan Gazi’nin himayesinde ilk Osmanlı medresesi İznik’te kurulduğu gibi ilim adamlarına gösterilen ilgi ve himaye ile de Orta Asya, İran, Suriye, Mısır ve Anadolu beyliklerinden Osmanlı Devleti’ne bir hayli âlim ve mutasavvıf gelmekteydi. Orhan Gazi döneminde dervişler ve ilim adamları hayatın her alanında etkin olmuş, toplumsal yaşamı ve düşünce hayatını derinden etkilemişlerdi. Söz konusu gerçeği daha iyi anlayabilmek için Orhan Gazi’nin doğup büyüdüğü zamanda yetişen, eserler veren, fikir ve sohbetleriyle insanlara ışık tutan âlim ve mutasavvıfların iyi bilinmesi gerekir.
Orhan Gazi döneminde yaşamış, medreselerde eğitim veren âlim ve müderrislerden olan; Davud-i Kayserî, Taceddin-i Kürdî, Alâeddin Ali Esved, Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, Muhsin-i Kayserî gibi âlimler ve Geyikli Baba, Abdal Mûsâ ve daha önce vefat etmiş olan Ahi Evran, gibi mutasavvıfların Orhan Gazi döneminin ilim ve kültür hayatına büyük tesirleri olmuştur.