Muharrem Günay

OSMANLI VE DEVLET-İ EBED MÜDDET (BEKA) ANLAYIŞI (II)

Muharrem Günay

İlk dönem Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazade de, Osmanlı Devlet’inin kuruluşunda rol oynayan unsurları Ahiyân-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum şeklinde tasnif eder. Abdalan-ı Rum’un öncüsü Hacı Bektaş Veli’dir. Onun manevi mirasçılarından birisi de manevi evladı Kadıncık Ana elinden alan Abdal Musa’ da abdallar arasında önemli bir yere sahiptir (Karadeniz, 11 Mart 2018, s. 66).
Abdal Musa’dan TDV İslam Ansiklopedisinde “Menkıbeleri Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili rivayetlere karışan ve Bektaşi an’anesinde önemli bir yeri olan Anadolu abdallarından biri” olarak söz edilir. Taşköprizade, Âlî ve Hoca Sadeddin gibi tarihçiler, onun Bursa’nın fethinde Sultan Orhan’la birlikte olduğuna ve Geyikli Baba ile aralarında yakın bir münasebetin bulunduğuna işaret ederler.
Abdal Musa’nın gerçek şahsiyeti, tarihi diye ileri sürülen rivayetlerin menkıbe ve şahsi yorumlara dayanması dolayısıyla çok müphemdir. Beliğ’in, Bursa’nın fethinden önce Buhara’dan gelen kırk abdaldan biri olarak gösterdiği Abdal Musa. Aşıkpaşazade’de Bektaşi olarak zikredilir. Taşköprizade, Ali ve Hoca Sadeddin gibi tarihçiler, onun Bursa’nın fethinde Sultan Orhan’la birlikte olduğuna ve Geyikli Baba ile aralarında yakın bir münasebetin bulunduğuna işaret ederler (TDV, İslâm Ansiklopedisi:1/ 64).
1326 yılında Bursa’yı kuşatıp şehri savaşmadan teslim alan Orhan Gazi’nin içeridekilere, “Bunca servetiniz varmış neden teslim oldunuz?” şeklindeki sorusuna Bursa Rumlarının verdiği cevap dikkate değerdir. Bursa Rumları Orhan Gazi’ye:
“Servetin bize faydası olmadı. Senin baban nice zamandır Bursa’nın köylerini zapt edip bağladı, onlar rahat ve emniyet içinde yaşarlarmış. Biz de onların rahatlığına heves ettik” demişlerdir (Güngör, 1988, s.185).
Âşıkpaşazâde’nin de Orhan Gazi’nin ve oğullarının yaygın adaletinin hızlı fütûhattaki etkilerine dair tespiti şöyledir:
Vilayetlerin cemisi Orhan Gazi’nin adlin işitirlerdi. Ve hem her vilayet kim almışlardı, ona adl-ü dâd etmişlerdi ve alınmayan vilayetler dahi onların neylediğini bilmişlerdi. Süleyman Paşa Taraklı Yenice’sine geldi, ahd-ü emanla hisarı verdiler ve Göynüğü dahi. Süleyman Paşa ol kadar adl etti kim, ol vilayetin halkı eydürlerdi kim, “nolaydı, bunlar bize kadim zamandan bey olaydı ve çok köyler bu Müslümanları gördüler, Müslüman oldular.”
Yani, bütün yerleşim alanlarında yaşayanlar Orhan Gazi’nin adaletini duymuşlardı, çünkü o hangi şehri aldıysa adaletli davranmıştı, diğer vilâyetlerdeki ahali de Osmanlı yönetiminin gayrimüslimlere ne yapmak istediğini anlamışlardı. Süleyman Paşa Taraklı Yenice’sine varınca oranın sakinleri güvenlik dileyip anlaşma ile şehri teslim ettiler. Peşinden Göynük de aynı şartlarla teslim oldu. Süleyman Paşa, ahaliye o kadar adaletli davrandı ki, yerli halk, “Keşke bunlar çok daha önceleri bizim başımıza bey olsalardı!” diyorlardı. İlâveten bu adalete tanık olan birtakım insanlar, İslâm’a girmişlerdi. Neşri’nin tespitine göre de Orhan Gazi’nin gayrimüslimlere uyguladığı adalet ve gösterdiği şefkat o kadar ilgi uyandırdı ki, o, İznik’i kuşattığı zaman Müslümanların idaresi altında bulunan gayrimüslimler grup grup gelerek, “Ey miskinler! Gelin, Türk’e itaat edin ve böylece açlıktan kurtulun, güvenlik içinde olun!” derlerdi (Algül, 2018, s. 43,44).
Bu fetihten sonra Bursa İslâm cihadı, Türk Cihan Hâkimiyeti ve Nizamı Âlem Ülküsü’nün merkezi oluyor. Türk âlimleri, şeyh ve dervişleri, Türkmen babaları, Osmanlı Gazileri ile birlikte o bölgede yeni bir kudret ve çekim merkezi vücuda getiriyorlardı. Fevkalâde mâhir denizci ve imanlı gaziler olan Aydın Oğulları Adalar Denizi ve sahillerini çalkaladıkları bir dönemde Osmanlı Gazileri, 1356’da bir sal ile sessizce Çanakkale boğazını geçiyor ve Rumeli’ye ayak basıyorlardı. Bu geçiş çok mütevazı bir geçiş olmasına rağmen ardı ardına Haçlı saldırılarına sebep olmuştur. Fakat çok yüksek bir kudrete ve üstün vasıflara sahip olan Osmanlı orduları Haçlıları 1363’de Edirne civarında Sırp sındığı, 1389’da Kosova ve 1395’te Niğbolu’da imha etmiştir. Böylece Osmanlı devleti Rumeli’ye güçlü bir şekilde yerleşmiş ve ondan sonra Anadolu’ya yayılmaya başlamış ve kısa zamanda devletin sınırları Malatya’ya kadar uzanmıştır.
Fr. Grenerd’ın ifadesiyle, “Niğbolu zaferi, Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Türklere mağlubiyetini tescillemiş ve bundan sonra artık Türk ilerleyişini durdurmak mümkün olmamıştır.” (Turan,1969, c, II, s. 8)
Fakat Hıristiyan Batı’da mağlup olmayan bu güç, 1402’de Müslüman Doğu’da mağlup olmuş, Timur tarafından mağlup edilen Osmanlı devleti bir parçalanma sürecine girmiş ve bir Fetret devri yaşanmıştır. Bu fetret devri kendisini Rumeli’den daha çok Anadolu’da hissettirmiştir. Bununla beraber Osmanlı tahtına oturan ve devletin ikinci kurucusu sayılan Çelebi Mehmet devlete eski gücünü ve kudretini yeniden kazandırmıştır. O’nun yerine geçen İkinci Murat Gazi 1444’te Varna’da ve 1449’da İkinci Kosova meydan savaşlarında Haçlıları yerle bir etmiştir.
Osmanlı’nın kuruluşunda, Cihan devleti oluşunda son derece etkili olan tasavvuf anlayışı ve şeyhler aynı zamanda her bakımdan düşmanlarının bile hayranlıkla seyrettiği ve öve öve bitiremediği bir toplumun oluşmasında başlıca etken olmuşlardır.

Yazarın Diğer Yazıları