Milletinin ihtilafı karşısında mezarında bile rahat edemeyeceğini söyleyen ve “Niyetim İ’lâ-yı kelimetulah ve kastım İslâm Birliği’dir. Eğer seferimde hayır var ise yardım eyle, Ümmeti Muhammedi sahrada zebun eyleme yâ Rabbî“ diyerek dua eden ve ordusunu çöle vuran Yavuz’un duasını kabul eden Yüce Allah (C.C.) çöle yağmur verip Türk ordusunu sıkıntıdan kurtarmıştı. İslâm âlimleri Yavuz’un keramet sahibi ve evliyadan olduğunu naklederler. Yavuz Selim’in tasavvufa da gönlü açıktır. Adına yazılan Selimnâmeler onun evliyaya hürmetinin had safhada olduğunu, Hz. Peygamber aşkı, evlad-ı Resul saygısını uzun uzun anlatırlar. İslamiyet öncesi dönemlerdeki Turan uygarlığında Türk siyasi erklerinin neredeyse hepsi ezoterik/gizemli temellere dayalıydılar. Bütün kağanlar istisnasız ya bilge idiler ya da bir bilge önünde diz çökmek suretiyle meşru olurlardı. Sadece tahta geçmekle kağan olunmazdı, Osmanlı hükümdarlarında da bu gelenek devam etmiştir; hükümdarlığın başlangıç anı, Eyüp Sultan’da Nakibu’l-Eşraf tarafından kılıç kuşatılmasıyla gerçekleşirdi. (Gültepe, 2007, s. 217)
Yavuz Sultan Selim’in tasavvufî yönünü anlatmak için O’na ait olan;
“Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş, Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş” yeter de artar bile kanaatindeyiz.
Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken, bağlık bahçelik yerlerden geçiyordu. Çevrede salkım salkım üzümler, türlü meyveler vardı.
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz’un kalbine bir şüphe düştü: “Acaba sahibinden izinsiz bir elma veya üzüm koparan askerim var mı? “ diye düşündü. Hemen araştırılmasını istedi. Yapılan araştırmada asker üzerinde ne bir salkım üzüme ne de bir adet elmaya rastlandı. Asker bir adet üzüm tanesine dahi el sürmemişti. Durum padişaha arz edildi. Padişah rahatlamıştı. Ellerini yukarı kaldırıp Yaradan’a şükretti:
“Ey Allah’ım! Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için sana sonsuz şükürler olsun. “
Sonra Yeniçeri Ağasına dönüp şöyle söyledi:
“Eğer askerlerimden bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparsaydı Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü haram yiyen bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olmaz.“ (Ergezer,1975, s. 46)
Mısır’ın fethine giden yol Sina çölünden geçiyordu. Çöl, gündüzleri yanıyor, kum fırtınaları durmak bilmiyor, geceleri ise dondurucu soğuklara sahne oluyordu. Herkes suyunu idareli kullanıyor, abdestler teyemmümle alınıyordu. Yolculuk bu şekilde sürüp giderken Yavuz bir ara atından indi; elleri önünde, başı eğik bir vaziyette yürümeye başladı. Padişahın yanından ayrılmayan Hasan Can’ın bu durumun sebebini sorması üzerine Yavuz:
“İki Cihan Sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürken biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can“ demiştir. İslâm âlimleri Yavuz’un keramet sahibi ve evliyadan olduğunu naklederler.