Eski Türk devletlerinin temelini oluşturan dünyayı tek hükümdarın yönetiminde birleştirmek ve dünya barışını ve adaletini tesis etmek düşüncesi-Türk Cihan Hâkimiyeti Ülküsü, Selçuklularda da mevcut idi. Gök Türkler gibi Selçuklular da “Mâdemki gökte bir Tanrı var, yeryüzünde de bir hakan olmalıydı” düşüncesinde idiler.
Bu yüzden Selçuklu Sultanları hiç yerlerinde durmamışlar, sürekli olarak yeni toprakların ele geçirilmesi için çalışmışlardır. Dünya hükümdarlığı için Selçuklu hânedanının yeterli asilliğe sahip olduğu ve Oğuz Han neslinden geldikleri düşüncesi tüm Selçuklu sultanlarında görülmüştür.
“Selçuklu politikasının birinci ilkesi dünya egemenliğini kurmaktı. İkinci ana ilke ise Türkmenlerin göçlerini yönlendirmekti. Oğuzların diğer adı da Türkmen idi. (Bilhassa Araplar Müslüman olan Oğuzlara Türkmen demişlerdir) Selçuklu İmparatorluğu genişledikçe bir Türk devleti olmaktan çok İslâm devletine dönüştü ve sultanlar da başbuğluktan İslâm sultanlığına geçtiler”(Çeçen, A. 1986, s:169).
İslâm âlimleri ve tarihçileri Selçuklu Türklerinin hizmetlerini anlata anlata bitiremezler. Onların zamanında Türklerin sahip oldukları topraklar “Şefkat Diyarı” adı ile anılmıştır.
İslâm âlimlerinden Hamdullah Kazvini: “İslâm hanedanlarının çoğu bir ayıpla maluldur. (Hepsinin bir ayıbı-kusuru vardır) Emeviler Haricilik ve zındıklık ile Abbasiler itizal ile (Ehlisünnetten ayrılıp Mu’tezile mezhebinden olmakla), Gazneliler ve Harezmşahlar menşeyleri dolayısıyla kusurludurlar. Hâlbuki Selçuklular bütün bu illetlerden pak-temiz ve dindar Müslümanlardır; Halka şefkat bunların mümtaz vasıflarıdır” (Turan, 1969, c.1. s. 176) demektedir.
“Selçuklu hâkimiyeti ve bu devirde İslâm medeniyetinin kazandığı hayatiyet hakkında gördüklerimiz İslâm dünyasının bu ümitlerini boşa çıkarmış değildir. Gerçekten Tuğrul Bey zamanında Deylemlilerin zulmünden, neseplerinin meçhul ve uydurma olduğundan bahseden İbn Hassül, Selçukluların Afrâsyâb (Oğuz Han) neslinden geldiğini, Türklerin fazilet ve üstünlüklerine dair en sağlam delilin de Hazreti Peygamber’in: (Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız)hadisi olduğunu belirtmek suretiyle ilk hislerin tercümanı olur.”(Turan, 1993, s:411)
Moğol istilası yüzünden vatanını terk edip, Anadolu’ya kaçan Necmeddin Razi, Mirsadü’l–ibad adlı eserinde:
“Müslümanlar, emniyet, asayiş ve rahatı Selçuklu hânedânının mübarek çetr’leri (şemsiyeleri-çadırları) gölgesinde buldular. Bu dindar padişahlar zamanında yapılan medrese, cami, hânegah, ribat (vakıf), hasta hane, köprü ve diğer hayır müesseseleri hiçbir devirde yapılmamıştır. Âlimlere, zahitlere ve halka gösterilen iyilik, girişilen gazalar ve kazanılan zaferler hiçbir devirde vuku bulmamıştır. Bu husus o kadar âşikardır ki tafsilata lüzum yoktur. Zira Türkistan, Harezm, Horasan, İran, Sistan (Afganistan), Irak, Suriye ve Rum (Anadolu) onların ve kölelerinin eserleri ile doludur. Müslümanlar bu mübarek hânedâna dua ve senâ (övgü) ile meşguldürler” der (Turan, 1969,1, s:176).
Yukarıdaki bu görüş ve düşünceler sadece Sünnî âlimlere mahsus değildir. Şiiler de aynı görüşlere sahiptir. Türkler çoğunlukla Sünni-Hanefi mezhebinden olmakla beraber, İslâm öncesi devirlerde olduğu gibi başta Alevilik, Şiîlik olmak üzere diğer mezhep ve tarikatlara ve diğer dinlere karşı saygı göstermişlerdir. Devlet düzenine aykırı harekette bulunmamak şartıyla Yahudiler, Hıristiyanlar ve Şiîler tam bir hürriyete sahip idiler. Alevi şeyhlerine zaviyeler ve vakıflar yapıyorlardı. Şiî âlimi Abdülcelil Kazvini 1165’te yazdığı eserinde, “Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve himaye gördüklerini, Rafizi ve Mülhitlerin bertaraf edildiklerini, İslâm’a büyük hizmetler yapıldığını, Müslümanlıkta cami, medrese, zaviye ve bütün hayır ve iyiliklerin “İslâm’ın gazileri ve efendileri” Selçukluların eseri olduğunu, bütün fenalıkların da onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini tafsilatı ile anlatır ve Allah’ın takdiri ile Türklerin cihana hâkim bulunduklarını ilave eder”(Turan, 1969, c. 1, s:176).
Er Ravendi İmam-ı Azam’a ait bir görüşü ve olayı şöyle nakleder: “İmam-ı Azam Ebû Hanife son haccında Kâbe’ye yönelmiş ve: “Ey Allah’ım! Ben senin için Muhammed’in şeriatini takrir ettim. İçtihadım doğru ve mezhebim hak ise bana yardım et!” diye dua ve niyazda bulunmuştu. Bu esnada hafiften (gizli dünyalardan) hem de Kâbe canibinden bir ses gelmiş ve ona şöyle demiştir.
“-Sen hakkı, doğruyu söyledin. Kılıç Türklerin elinde olduğu müddetçe senin mezhebine zeval yoktur.” Ebû Hanife ile ilgili bu rivayetleri nakleden er-Ravendi, buna bir delil olarak şöyle demektedir:
“Çok şükür, İslâm’ın arkası kuvvetli, Ebû Hanife’nin ashabı şad ve itibarlı, gözleri aydındır. Arabistan, Acemistan, Rum ve Rus diyarında kılıç Türklerin elindedir. Onların kılıçlarının korkusu gönüllere kuvvetle yerleşmiştir. Selçuk Oğullarından gelen sultanlar-Tanrı geçmişlerine rahmet etsin, hayatta olanlarının devletini devam ettirsin. Ebû Hanife mezhebinin âlimlerini o kadar himaye etmişlerdir ki, onların sevgilerinin izleri genç, ihtiyar herkesin gönlünde yerleşmiştir.” (Kitapçı, Z.1996, c. 2, s.60)