Osmanlı devlet adamaları ile Sûfiler arasındaki dayanışma ve ülkü birliği; Kur’an-ı kerim’de geçen “Ve teâvenû ale’l-birri ve’t-takvâ velâ teâvenû ale’l-ismi ve’l-udvân./ İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayın” (Mâide, 5/2.) emri ve “…Ve kelimetullahi hiyel ulyâ…/ Allah’ın kelimesi en yücedir” (Tevbe, 9/40.) ayeti gereğince i‘lâ-yı kelimetullah/Allah’ın adını yüceltmek, yani İslâmiyeti yaymak amacıyla oluşmuştur.
Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselişinde şimdiye kadar hiçbir devlette görülmemiş bir ölçüde tasavvuf tarikatları, şeyhler, dedeler, babalar ve dervişler birinci derecede rol oynamışlardır. Henüz Osman Gazi zamanından başlamak üzere Türk sultanlarının etrafı, Türkmen dervişleri, babaları ve evliyaları ile doldurulmuştu. Bu dervişler ve babalar sayesinde bir “Gaziler Devleti ve Gaziler Nesli” oluşturulmuştu. Eski Türk alpleri, bahadırları “Alp eren” ve “Derviş gazi” kimlikleri ile yeniden tarih sahnesine çıkıyor, Bedrin aslanlarının ruhu ile Çin sarayını basan Kürşad’ın ve yiğitlerinin ruhu bu Alp erenler ve Derviş gazilerin şahsında buluşup kaynaşıyor ve “Alperen, Gâzi, Derviş Gazi” adını alan yeni bir kahraman Türk tipi vücuda geliyordu. İşte bu Alpler, gâziler, dervişler ve münevverler sayesinde yüce Osmanlı devleti krulmuş; Batılıların “Pax Ottoman” yani “Osmanlı Barışı” adını verdikleri, adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya oluşturulmuştur.
Nasıl ki İslâm öncesi dönemlerde Türk hakanları savaşları Tanrı’nın rızasını kazanmak ve Tanrı’ya olan borçlerini ödemek düşüncesiyle yapıyorlar İslâmi devirlerde de Türk Sultanları “zıllullah ve sultan-ı ehl-i İslâm/Allah’ın gölgesi ve Müslümanların sultanı” lakaplarını haiz olarak İslâm’ın izzeti için çalışmayı gaye edinmişlerdir. Bu çerçevede bir yandan İslâm askerleri saydıkları orduları ile sefere çıkarlarken diğer yandan kendi devirlerinde yaşayan Ehl-i sünnet çizgisindeki şeyhleri seferde ve hazarda himaye etmişlerdir. Çünkü onlar Müslümanların genel kanaatlerine göre Allah’ın dostları ve Resulullah’ın mirasçısı kabul edilir, onların duasını almak makbul addedilir. Ehl-i sünnet çizgisindeki şeyhler de sultana ve saltanata/devlete tabi olmayı bu ana akımın genel görüşü doğrultusunda şart gördükleri için sultanları desteklemişlerdir. Çünkü sûfîlere göre de İslâmdevletindeki sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesi kabul edilir.
Osmanlı devleti, sahabe ve tabiinden olan-Allah onlardan razı osun- Selef-i Salihin’in (ilk çağ Müslümanları- Sahabe, Tabiun ve tebe-i tabiun)ortaya çıkışı gibi en güzel şekilde ortaya çıkmıştır. Bu devletin hükümdarları bütün gayretlerini İslâm’ın tevhid akidesini yüceltmek ve Müslümanlığı yaymak (İlây-ı kelimetullah) için sarf etmişlerdir. Kâfirleri, Müşrikleri ve dinsizleri (onların zulüm ve işkencelerini ve Müslümanlara olan eziyet ve zararlarını) ortadan kaldırmak için cihad etmişler/Allah yolunda cehd/gayret gösterip mücadele etmiş) dir. Allah onlara Süleyman peygamberden sonra hiçbir kimseye vermediği bir hükümdarlık lütfetmiştir. Bu hükümdarlığı ve mülkü yavaş yavaş (tedricen) ihsân eyleyerek lütfünü tekrarlamıştır. Ayrıca onlara, bu hükümdarlığın esaslarını kuvvetlendirebilmeleri, bu devleti kıyamet gününe kadar devam ettirebilmeleri için koymaları gereken güzel kanunları ilhâm etmiştir. Allah onlara bu mülkü ve hükümdarlığı Cengiz Han, Timur Han ve onlara benzeyen zalim ve azgın hükümdarlara, zulümleri artsın diye, bir defada vermeyip, yavaş yavaş ihsan eylemiştir.(Müneccimbaşı, tarihsiz, 1, s. 44)