İnsanlığı bir aile olarak kabul edersek, milletler de bu ailenin şahsiyetlerini korumak isteyen ve inkâr edilmeleri imkânsız olan birimleridir. Tarih, milletlerin kolay kolay yok olmaya rıza göstermediklerine aksine çok çetin direniş gösterdiklerine şahittir. Ne Alman Almanlığından, ne Fransız Fransızlığından ne de Arap Araplığından vazgeçmek ister. Çünkü bu duygular insanda fıtridir ve insanoğlu var olduğu sürece yaşayacaktır. Bütün “internationalist” akımlar (komünizm, Siyonizm, gılobalizim vb.) millet ve milliyetçilik karşısında mağlup olmuşlar ve tarih boyunca da mağlup olmaya mahkûmdurlar.
Milletlerin arkasında zengin bir tarihi miras vardır, bu nedenle suni bir millet meydana getirilemez, suni devletler meydana getirilebilir, fakat onlar da uzun ömürlü olmaz.
Sadri Maksudi ARAL, Türk milliyetçiliği konusunda şöyle der: “Bu günkü milliyetçilik sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanır: Kan tahliliyle uğraşmaz, kafataslarının şekliyle de ilgilenmez. Muayyen bir millete bağlılık ruhu bu günkü milliyetçiliğin esaslarıdır. “ (S. M. Aral, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, s. 189)
Bir milletin meydana gelebilmesi için dil, soy ve yurt birliğinin yanında kültür, ülkü, tarih ve bağımsız olarak birlikte yaşama arzusu gibi sübjektif faktörlerin de olması lazımdır. Kültür, ülkü ve tarih, aynı soydan geldiklerine inanan, aynı dili konuşan insanlar arasında ortak bağ ve ilişkiler kurar. Sanat, destan ve hatıralar milletlerin kurulmasında büyük rol oynarlar. Oğuz Destanı, Dede Korkut, Boz kurt miti ortak değerlerdir. (K.Karaca,19)
Prof. Dr. Remzi Oğuz ARIK, Türk soyundan gelmeyip de acı tatlı günlerimizde bizimle birlikte olup kader birliği yapanları da Türk soyundan saymıştır:
“Millet soy esasına dayanan, kültür birliğini benimsemiş insan kitlesidir. Türk soyundan gelenlerle birlikte, bu soyun yarattığı kültürü benimsemiş, bu kültür hayatını benimsemiş, bu kadere katılmayı benimsemiş olanlardan meydana gelir.
Soyu Türk olma(ma)kla beraber Türk soyunu benimseyen, Türk kaderine kapılan, bu husustaki iradesini kara günlerde belirtip işleyen, yani Türk kalan insanları biz bugün milletimizin öz çocuğu bilmekteyiz.” (R.O.Arık, İdeal ve İdeoloji, s.109)
Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, “Bu günkü batı dünyası, bilhassa Amerikalıların tesirinde olmak üzere milliyetçilik denince daha çok faşizm ve Nazizm’i anlamaktadır. Hakikatte milliyetçilik bir kültür hareketi olmak dolayısıyla ırkçılığı, halka dayanan bir siyasi hareket olarak da otoriter idare sistemlerini reddeder.” (E.Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s.109)
Güngör, milliyetçiliği, ileri millet olmanın başka bir hali olarak görür:
“Kitlelerin millet olma çabalarında rehber edindikleri pren-siplerin siyasi doktrin haline gelmesine milliyetçilik diyoruz. Milliyetçilik bugünkü cemiyette Marksizm de dâhil olmak üzere bütün dinlerden daha kuvvetli bir birleştirici güç kaynağı durumundadır. Siyasi ve sosyal birliğin temeli her yerde milli birliğe dayanmakta, mevcut siyasi birlikler de ayakta kalabilmek için bir an önce millet denilen sosyal bünyeyi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Milliyetçiliğin çeşitli memleketlerde birbirinden farklı manzaralar göstermesi de onun ideolojik bir dünya görüşünden ziyade sosyal gerçeklere dayanan bir siyasi-sosyal değişme cereyanı olduğunu gösteriyor. Her memleket kendine mahsus tarihi gelişme seyrine uygun olan ve mevcut şartlarda en iyi bağdaşabilen bir sosyal ve kültürel bünyeye kavuşma gayreti içindedir. Bu bakımdan milliyetçilik adeta modernleşmenin, modern ve ileri millet olma çabasının başka bir adı haline gelmiştir.” (Dr. A.Tekin. Alparslan Türkeş’in Liderlik Sırları, 69)
Bu arada Prof. Dr. Ali Fuad BAŞGİL’ ait bir millet tanımı da verelim:
“Türk milleti, Türkçe konuşan, damarlarında Türk kanı taşıyan, (taşımasa da) yahut Türk asıllarından geldiğine inanan, mazide atalarının şahsında Türklüğün acı, tatlı günlerini yaşamış yahut bu günlerin hatıralarını benimsemiş olan gönlü ve kültürü ile Türklüğe bağlı ve Türk’üm diyen vatandaşlardan mürekkeptir” demektedir.
Değerli bilim adamlarımızdan Mehmet İzzet, “Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat“ adlı eserinde : “Türk Kimdir?“ sorusuna “Kendini Türk bilendir“ şeklinde cevap verildiğini belirttikten sonra; “Bu cevap doğrudur, fakat eksik bir cevaptır. İnsanın kendisini Türk olarak bilmesi yeterli değildir. Ben Türk’üm diye aynı zamanda gerçekten Türk olmalıdır” derken; ben Türk’üm diyen bir insanın Türk milletini meydana getiren kültürel değerleri benimseyen, koruyan, yaşayan ve bu değerlerin geliştirilmesi için çalışan bir insan olmasının gereğine dikkat çekiyor.
Alparslan Türkeş de 3 Mayıs 1944 olaylarında savcının sorularına cevap verirken:
—Demek Türk’üm diyenleri kabul ediyorsunuz.
—Evet, dedim, ama Türklüğü kendilerine tamamıyla sindirmiş, temessül etmiş olanları… Yoksa yalnız ben Türk’üm demekle bu iş olup bitmez. Mesela bugün bir Yahudi gelir, Türk olduğunu iddia eder. Fakat dili Türkçe değildir, gelenekleri Türk gelenekleri değildir, her şeyi başkadır. Böylelerine Türk denmez, denemez. Benim kabul edebileceğim şekil söylediğim gibi dili, geleneği ve her şeyi ile Türklüğü benliğine, ruhuna sindirmiş olmaktır. (Dr. A.Tekin, a.g.e. s: 111)
Türkeş’e göre samimi olarak “Ben Türk’üm” diyen ve kendisini Türk hisseden herkes Türk’tür. “Kalbinde başka yabancı başka bir miletin özlemini, özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen ve Türk milletine, Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür.” (A. Türkeş, Dokuz Işık, 91, İst. 1978, ayrıca bak sayfa 94, 134)
Türk Dünyasının bilge lideri Alparslan TÜRKEŞ yaptığı konuşmalarda Türk milletinin bölünmez ve mukaddes bir bütün olduğuna dikkat çeker ve şöyle derdi: “Biz Türk milletini doğulusuyla, batılısıyla, kuzeylisiyle, güneylisiyle bölünme kabul etmez mukaddes bir bütün olarak gören ve Cenâb-ı Hakkın emaneti olarak bağrımıza basan bir fikrin temsilcileriyiz.”