XIX. yüzyılda selatin-meşayih ilişkileri ve tekkelerle devletin dayanışması her dönemde olduğundan daha önemli hale gelmiştir. Bunun sebebi toplumun ve devletin çöküşten kurtarılmasıdır. Bunun için kâmil mürşidlere kuruluş ve gelişme devirlerinde olduğu gibi çöküşten kurtulmak için de yeniden görev düşmüştür. Çünkü tekkeler halkla iç içedir, halkın da devletin ortaya koyduğu hedefe uygun şekilde bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Buna karşın devletin kurtuluşunu Batılı düşüncelerin ve değerlerin topluma aynen adaptesinde görenler tarafından üstü kapalı tekkeyi hedefe koyanlar ve bunların ortadan kaldırılmasına dair fikirler ileri sürenler var olsa da kadim geleneğe bağlı padişahların temsil ettiği devlet aklının bunlara itibar etmeyip özellikle tekkeyi diri tutma çabasına giriştikleri görülmektedir. Ancak II. Abdülhamid devrinde bu kadim anlayış yerine Batı’dan devşirilmiş düşünce ve değerleri kurtuluş çaresi olarak görenlerin zamanla iktidara taşıdığı İttihat ve Terakki Partisi devleti çökertmek isteyen küresel oyunları göremeyip maceracı politikalara bel bağlayınca felaket beraberinde gelmiş ve devlet çökmüştür. Oysa dışarıdaki ve içerideki Batıcı zihniyet mensupları tarafından müştereken her zaman ötekileştirilen ulema ve meşayihin bunlara aldırmadan vatanın selameti için kuvâ-yı milliyehareketleri içerisinde bulunmaları ve Kurtuluş Savaşı döneminde istiklal mücadelesinde gönüllü olarak yer almaları bu zatların her zaman devlet ve milletle dayanışma içerisinde olduğunun ve geçmişte İttihatçıların devirdiği II. Abdülhamid’in medrese ve tekkeyi de devreye sokarak çöküşten kurtulma tercihinin ne kadar isabetli bulunduğunun ileriki yıllarda ortaya çıkan bir başka delilidir.
Bu yüzyılda devletin gündemine aldığı ve dönemin önde gelen meşayihinin de destek verdiği siyaset, tekkenin aksayan taraflarının ıslahıyla dağınıklığı toparlamak için merkezîleşme eğilimine giren devlet yapılanması içerisinde tekkelere de bir çekidüzen verip onları yeni merkeziyetçi anlayış çerçevesinde denetim ve gözetim mekanizmalarının içine dâhil etmektir. Bundan dolayı devlet hakiki anlamda bu hareketin içinde olan, fert ve toplumu İslâm’ın ilkeleri doğrultusunda irşad eden ve “Devlet-i Aliyye” idealine bağlı kalan mürşid-i kâmilleri ve tekkeleri heryönüyle himaye etmiş ve onlarla dayanışma içerisinde varlığını sürdürmeye çalışmıştır (Özsaray, 2018, s.8).
Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte toplum hayatında çok büyük bir yer edinen tekkelerin aksayan yönlerinin islah edilmesi yerine tamamen kapatılması ve yasaklanması ise çok büyük bir hata olmuştur. Tekke ve zaviyeleri kapatmak yerine, aksayan yönlerinin düzeltilmesi ve devletin denetimi altında faaliyetlerine izin verilmesi daha akılcı yol olurdu.