Melikşah’ın ölümünden sonra eşi Terken Hatun’un ihtirasları ile başlayan siyasi buhran ve sarsıntı oğullarından Sultan Sancar tarafından yatıştırılmış ve devletin kudret ve nizâmı tekrar kurulmuştu. Sultan Sancar uzun süren saltanatı sırasında (1079-1157) kendisine tâbi sultan, han, yabgu, melik ve emirler üzerinde “En büyük sultan” (Sultan ül-âzam) sıfatı ile cihan hâkimiyetini temsil ediyordu. 1133 yılında halifeye gönderdiği bir mektupta:
“Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar ve emirler bizim nâib ve memurlarımızdır. Biz Cihan pâdişahlığını babamızdan ve tevcih eylediği/bize verdiği sancaklarla, Halifenin dedesinden (Kaim Biemrillah’tan) miras aldık” diyor; eski Türk ilâhi saltanat ve cihan hâkimiyetinin tam bir temsilcisi olduğunu belirtiyordu. (Turan, 1969, I:200)
Sultan Sancar ilim, edebiyat ve sanatın aşıkı ve hâmisi/koruyucusu idi. Yarım asrı geçen devrinde şöhret sahibi âlim, şâir, riyaziyeci/matematikçi, felsefeci ve hukukçu şahsiyetler ya onun himayesinde bulunmuş veya bizzat kendisi tarafından yetiştirilmişti. Fikir ve din hürriyetine ve mensuplarına karşı hürmetkâr idi. O da Sultan Melikşah gibi Türk-İslâm hükümdarları tarafından örnek bir padişah sayılıyordu. Sultan Sancar’ın yazdırdığı Mefâhirul-Etrak (Türklerin Gururu) adlı eseri İslâmiyete olduğu kadar milli an’analere/gelenek ve törelere de bağlı bulunduğunu gösterir. Maalesef bu eser bize kadar gelmemiştir. Zamanında Samarrâ Camii kapısında, koşum takımları altın olan bir at bulunduruluyordu. Şiîler Mehdî’nin oraya ineceği inancı ile bu atı caminin kapısında bekletiyorlardı. Sancar Cuma namazından çıkarken bu durumu sorup cevabını alınca “Bu camiden benden daha hayırlısı çıkmaz” nüktesi ile hurafelere ve taassuba karşı davranışını göstermiş ve ata binmiştir.” (Z. Kazvîni, s. 386; İmâdettin İsfehâni, s.166; Yâkut, III, s. 173’den nakil)
Büyük Selçukluların bu dört büyük sultanı hakkında Sancar’a mensup şâirlerden Mu’izzi bir kasidesinde:
“Selçuk’un cevheri Nûr-i Buhara’ya erişti. Şark ve Garp da bu cevherden nûr aldı. İlk hâkimiyet Tuğrul ve Çağrı Beylerle başladı; onların cihangirliği her ülkeye yetişti. Amcasının tahtına Alparslan oturunca ordusunun coşkunluğu Kayser’in sarayına ulaştı. Ondan sonra Melikşâh padişah olunca göklerden adalet, doğruluk ve iyili yayıldı. Padişahlık sırası nihayet cihan sultanı Sancar’a geldi” diyerek dört büyük Selçuk sultanının azametli devirlerini bir kıt’âda hülâsa etmiştir. (Turan, 1969, I:201)
Sultan Sancar zamanı büyük ilim ve kültür faaliyetleri gibi iktisadi gelişme bakımından da çok ileri bir önem taşır. Muğrab kanalının suladığı Merv ovaları, bu su tesisleri sayesinde, şehir ve kasabalarla dolmuş; çok yoğun bir ziraat ve yerleşim sahası olmuştu. Burada toprağın bire yüz mahsul verdiği, pamuk ziraatı ve şehirlerde pamuklu imalatının çok ileride bulunduğu belirtilmektedir. Türkistan şehirlerine ait pamuklu, yünlü, ipekli mamulleri (Zarafşan, Harizm), Fergana maden sanayii, silahları pek meşhur olup Bağdat’a kadar sevk oluyordu. Semerkant’ın gümüş işleri ve kumaşları, Buhara’nın dokumaları (Buharin’leri) ve seccadeleri, Taşkent’in eğer takımları, Horasan’ın satenleri İslam dünyasında çok makbul idi. İslam dünyası, kâğıt gibi, Çini sanatını da Türkistan’dan öğrenmişti. Fergana, Ilak, Şalcı, altun, gümüş, kıymetli taşlar üretiyor; neft ile maden kömürü de çıkarıp yakıyorlardı. Farsça pambah kelimesinin de eski bir devirde Türkçe pamuktan geldiğini tahmin etmek kolaydır. Türkistan, Harizm ve Horasan’ın sulama tarihi ve tesisleri çok eskidir. Kaşgar havalisi Gök-Türkler zamanında geniş ölçüde sulanıyordu… Ravendiye göre Sultan Sancar zamanında “Horasan ülkesi dünyanın cazibesini kazanmış; onun âlimlere ve din adamlarına gösterdiği hürmet ve yakınlığı, zâhidlerle birlikte yaşaması dolayısıyla bu ülke âlimlerin menşei, fazilet ve hünerlerin kaynağı olmuştu (Turan. 1993, s.343-344).
Selçuklu ülkesinde ilim ve medeniyet o kadar gelişmişti ki şehirlerde camiler, medreseler, hamamlar, kütüphaneler, şifahaneler-hastaneler, vakıflar yan yana kurulmuştu. Selçuklular zamanındaki 1 milyon nüfusu aşan şehirler birer kültür ve medeniyet merkezi olarak boy göstermekte idi.
Sultan Sancar zamanında Merv şehrinin nüfusu 1.300.000 civarında idi. İbni Batuta, Semerkant’ın cihanın en güzel beldelerinden birisi olduğunu belirtir. Çok ileri bir medeniyet diyarı olan Hârizm’in merkezi Gürgenç’i gören Yâkut “bu kadar büyük, zengin ve ahvali güzel bir şehir görmedim der. Tebriz Bağdat’ı da geride bırakarak İslam dünyasının en büyük şehri olmuştu. Vergileri İngiltere veya Fransa krallarına muâdil (eş değerde) bulunuyordu. İngiliz seyyahı Muandeville’nin müşahade ve tasvirlerine göre 1322’de dünyanın en zengin ve büyük şehri olan Tebriz’in yalnız ticari vergileri en zengin bir Hıristiyan kralının bütün memleketinden aldığı vergilerden daha fazladır. Tebriz’i 1318’de gören Fransız seyyahı keşiş Oderic de şehrin vergilerinin Fransa krallığından daha ziyâde olduğunu söyler. Bir kaynak Ceyhan nehri üzerinde bulunan Amul şehrinin Selçukluların zuhurunda bir milyon nüfusa sahip olduğunu kaydeder (Turan. 1993, s. 345).
Türk devletinin ve hakanlarının görevlerini burada anlatırken aynı zamanda dikkatimizi çeken bir başka konu da; Türklerin sadece göçebe bir millet olmayışıdır. Türkler Hunlar zamanından beri yerleşik hayata geçmeye başlamışlardı Türkler yarı göçebe bir millet olmakla beraber, onları sadece “Göçebe bir millet” olarak görmek ve göstermek yanlıştır. Maalesef birçok tarihçi bu yanlışlığa düşmüştür. “İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi” adlı eserin yazarı Bahaaddin Ögel, Rus arkeoloji raporlarına dayanarak Doğu ve Batı Türkistan’da binlerce iskân yerinin tespit edildiğinden, köylerin etrafının hendeklerle veya toprak setlerle tahkim edildiğinden ve böyle tahkim edilmiş olan köylere yalnız Baykal gölü mıntıkasında değil, Asya’nın birçok yerlerinde rastlandığından bahseder. B. Ögel aynı eserinde “Hunlar devrine ait Kazakistan’da 77, Moğolistan’da 75, Altaylar’da 72 ve Tanrı Dağları ile Batı Türkistan’da 358, toplam olarak 609 şehir yeri tespit edilmiştir. Göktürkler, Uygurlar ve Karluklar dönemine ait olan şehir harabelerinin sayısı ise 120- 130 civarındadır” demektedir. (Ögel, 1962, s:139)