Yavuz Sultan Selim, üç aydan beri sürekli hareket hâlinde olan askerlerini dinlendirmek için Erzincan’da otağını kurmuş ve yorgun olan askerini dinlendirmişti. Uzun zamandır yolda olan ve düşmanla bir türlü karşılaşmayan askerde bir yılgınlık ve rehavet baş göstermişti. Hatta bazı komutanlara kadar bu memnuniyetsizlik hâli sirayet etmişti. Onlar, “Geri dönmek isterük!” velvelelileriyle padişaha kadar seslerini duyurmak istiyorlardı. Böyle kargaşalı bir gecenin sabahına doğru tan yeri ağarmak üzereyken Sultan Selim teftiş için tebdili kıyafet ederek asker çadırlarının arasında dolaştıktan sonra Sinan Paşa’ya şöyle der:
“Sinan Paşa, askerin fikri pek fena zehirlenmiş. Kosova meydanlarında, İstanbul surları önünde vatanın selameti için bir askerin gösterebileceği en büyük fedakârlığı gösteren yeniçeriler, şimdi daha düşmanı görmeden geri dönmek istiyorlar. Bu ne hamiyetsizliktir Allah aşkına! Vaktiyle padişahların veya ordu komutanlarının ufak bir emriyle düşman üzerine, ölümün kucağına tereddütsüz atılan asker, bugün padişahlarının emrini bile dinlemek istemiyor.”
Sinan Paşa:
“Devletlû Padişahım! Yeniçeriler yine eski yeniçerilerdir, onlar yine Padişahlarını sever ve emirlerine itaat ederler. Lakin bugünün vükela ve vüzerası geçmiş zamanın vükela ve vüzerasıyla aynı değildir. Şah İsmail üzerine yürümek için herkes fikrini beyan etsin diye divan-ı hümayunda sorduğunuz zaman anladım ki; devletin en büyük işlerini ele alan vezirler arasında bile boş kafa taşıyanlar var. Memleket Şah İsmail’in saçtığı fesat alevleri içinde yanıp dururken, maalesef padişah efendimizi bu muharebeden vazgeçirmeye çalışanlar var. Devletin bütün işleri bugün sizin omuzlarınıza kalmıştır.” diye düşüncelerini arz eder.
Sultan Selim Han, Sinan Paşa’nın bu sözlerinden fevkalade mesrur olur ve şöyle der:
“Vatan ve milletin selameti ve emniyeti uğrunda her türlü sıkıntı ve meşakkate katlanırım. Hakikaten yeniçeri askerini bir kısım vüzeramdan daha hamiyetli, daha âlicenap ve daha vatanperver görüyorum. O gün yeniçeri Abdullah’ın divanda kükremiş bir aslan gibi; ‘Padişahım daha ne duruyorsun! Allah yolunu açık, kılıcını keskin etsin. Biz gittiğin her yere gider, öl dediğin yerde canlarımızı seve seve cihad yolunda veririz.’ diyerek, Osmanlının cihat ruhunun, vatan ve millet sevgisinin kalplerde yaşadığını göstermişti. Ancak cahil insanlar fikirlerini çabuk değiştirebilirler, bir iki gün önceki ihtilal buna şahittir. Tahta çıktığım gün ‘Memleketimizi düşmanlara karşı müdafaa edecek ancak sensin.’ diye beni göklere çıkaran Yeniçeriler Erzincan’da ‘Biz geri döneceğiz.’ diye kıyamet kopardılar. Bazı kimseler şu azametli ordunun içine itaatsizlik, fitne ve fesat saçıyorlar. Ne yazık ki, zavallı milletin en korkunç düşmanları kendi içinde yaşıyor.”
Sinan Paşa:
“Padişah Efendim Hazretleri! Kalbim ve vicdanım bunu söylüyor ki; patlayan isyanı tazelemek ve alevlendirmek isteyenler var. Lakin eminim ki, Cenab-ı Kibriya Hazretleri böyle kimselere fırsat vermeyecektir.”
Sultan Selim:
“Kalbin ve vicdanının kanaati benim de kanaatimdir. Çıkabilecek ikinci bir isyana dair bir ipucu bulabilir miyim diye dün akşam sabaha kadar tek başıma çadırların arasında dolaştım. Bir kısım çadırlardaki lakırdılar hamiyetimi incitirken, bir çadırdan duyduğum sadakatli bir yeniçerimin şu sözleri de beni ziyâdesiyle rahatlattı: ‘Babam vasiyetinde; Oğlum! Yapamayacağın bir işi üzerine alma. Üzerine aldığın bir işi de neticesinde ölüm olsa bile bırakma. Sözünün eri ol.’ demişti. Şimdi ben de babama verdiğim sözümden asla geri dönemem. Eğer geri dönersem dünyada anam, kardeşlerim bana lânet eder, ahirette de ceddim ve babam yüzüme bakmaz. Bu bakımdan gazab-ı ilahiyeye uğrarım diye korkuyorum.”
Yavuz Selim, Sinan Paşa’ya:
“Bu sabah derin bir sessizlik olduğunu görüyorum. Bu sessizliğin ardından pek büyük gürültülerin yaklaştığını hissediyorum. Bilirsin ya! Bazen sakin ve sessiz duran denizlerden birden en dehşetli fırtınalar, dağlar gibi dalgalar kopuverir de nice gemileri batırır.”
Sinan Paşa: “Devletlû Padişahım! Her daim fikrinizi endişelerle doldurup, her şeyin en tehlikeli cihetlerini düşünüp kendinizi üzüyorsunuz.”
Sultan Selim:
“Nasıl düşünmeyip üzülmeyeyim. Eğer düşüncelerim sadece kendime ait olsaydı katiyen üzülmezdim. Evlat ve ayalim, saraydaki o huzurlu ve rahat hayatım gözümde değil; ben milletimin birliğini, âlem-i İslam’ın dirliğini dert ediniyorum.”
Sinan Paşa: “Cenab-ı Allah bu ümmet ve bu milletin payidar olmasını arzu buyurmuş olacak ki; bu millete Zât-ı Şahaneniz gibi bir padişahı ihsan buyurmuş. Allah’a hamdü senalar olsun. Bu kadar fedakârane çalışmalarınız ve ıstıraplarınız elbette mükâfatsız kalmayacaktır. Tarih zat-ı alinizden yalnız Osmanlılık namına değil, bütün Müslümanlar adına yapmış olduğunuz hizmetlerinizi takdir ve tebcil edecektir.”
Sultan Selim:
“Ümit ediyorum ki, hakiki tarih ve münevver ehli irfan icraatımı ve fikirlerimi takdir eder. Ancak, insaf ve idrakten mahrum olan bazı insafsız kimseler de beni Cengiz ve Timurlenk kadar merhametsiz, bedbaht ve insafsız göstereceklerdir.”
Sinan Paşa: “Şevketli Padişahım! Hak ve hakikat asla gizli kalmaz. Kışın en kapalı, fırtınalı havalarında, karanlık bulutlar altında gizlenen güneş birden bire zuhur eder, gökyüzünde parlamaya başlar, ortalığı nura gark eder. Çünkü güneş daimi, bulutlar ise geçicidir. İşte hak ve hakikat de muvakkaten gizlense de ebediyen perdeli ve örtülü kalmaz ve nihayet meydana çıkar.”
Sultan Selim: “Ben de derim ki; Sultan Selim bahtiyardır ki; senin gibi bir veziri var.” Padişahın bu iltifatı karşısında Sinan Paşa teşekkür için padişahın önünde temenna ederek;
“Hayatımı Padişahımın ve milletimin uğrunda feda etmekten gurur duyarım. Zaten en büyük emelim de budur. Zat-ı âlinize karşı borçlu olduğum vazifeyi en güzel bir şekilde yapmaya gayret ediyorum. Ta ki kalbim ve ruhum rahat bulsun; ölürken de rahat içinde öleyim.” (Bu mevzuda ayrıntılı bilgi için bkz. Turan Oflazoğlu, Yavuz Selim, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları Ankara 2001.)