Muharrem Günay

SULTAN TUĞRULUN ŞARK VE GARP SULTANI OLARAK İLAN EDİLMESİ

Muharrem Günay

“Böylece Tuğrul-Bey Selçuk sultanlığı ve Abbâsi halîfeliğinin birleşmesi ile yeni bir İslâm devleti kurmuş oluyordu. Halifenin talebi üzerine Çağrı Bey’in kızı Arslan Hâtun ile nikâhlandıktan ve birkaç ay sonra, gelin muhteşem bir düğün alayı ile Bağdat’a gelip Kâim bi’Emrillah ile evlendikten sonra iki hânedan arasındaki birleşme sıhrıyet (akrabalık) ile de kuvvetlendirildi.” Tuğrul Bey’in yeğeni (Hatice) Arslan Hatun’u halifeye verirken üstüne bir başka evlilik yapmama şartını koştuğu rivayet edilir.
Halife Şiîlerin temizlenmesi ve İslâm’ın zaferi üzerine Tuğrul Bey’i Halifelik sarayına davet etti. Tuğrul Bey Halife El Kaim bi-emrillah tarafından büyük bir törenle karşılandı. (25 Ocak 1058) Zaten daha önce bir sürü sapık mezhep ve grupların oyuncağı durumuna düşmüş olan halifenin, manevi hattâ maddi varlığını devam ettirebilmesi için İslâm âlemi üzerindeki cismani haklarını Tuğrul Bey’e devretmekten başka çaresi de yoktu.
İslâm Dünyasının cismâni liderliğinin Türklerin eline geçmesi ve Tuğrul Bey’in halife tarafından “Sultan-ül İslâm”, “Şark ve Garp Sultanı” olarak ilan edilmesinin İslâm tarihi ve dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir yeri vardır. Bu olaydan sonra dünyadaki dengeler Türkler ve Müslümanlar lehine değişmiştir.
Onuncu yüz yılda İslâm dünyasındaki bu beklenmedik baş döndürücü gelişmelere işaret eden Barthold çok daha cesur yorumlar yapmaktadır. Ona göre, Müslümanların kendi aralarında bile, İslâm âleminde Türklerin zuhurunu bekleyen ve onları kendilerine dost bilen bazı parti ve gruplar mevcut idi. Türkler, İslâmiyet’i yeni kabul etmiş bir millet olduklarından, Batı Asya vilayetlerindeki İslâm hükümdarlarına göre, ona çok daha bağlı ve samimi idiler. Hatta onuncu yüz yılda bile İslâm dininin koruyucuları, o zaman Bağdat’ta bütün idareyi ellerine geçirmiş olan Şiî Büveyhi oğullarının hâkimiyetine son vermek için doğu tarafından gerçek İslâm fatihlerinin ortaya çıkmasını bekliyorlardı (Kitapçı, 1996,c. 2, s. 232).
Türkler sadece siyasi ve askeri açıdan değil inanç ve fikir açısından da büyük bir kargaşaya son verecek, başta Bağdat olmak üzere büyük şehirlerde Sünnî İslâm akidesini kuvvetlendirecek ve Şiîlerin etkisinden kurtaracak üniversiteler ve okullar açacaklardır ki bu üniversitelerin en önemlileri meşhur “Nizamiye Medreseleri”dir.
İslâm dünyasının cismani liderliğinin resmen devredildiği tören 26 Ocak 1058 Cumartesi günü yapıldı. İbn’ül-Esir bu töreni şöyle anlatır:
“Sultan Tuğrul Bey halifenin huzuruna çıktı, halife yerden yedi arşın yüksek bir tahtta oturuyordu. Hz. Peygamberin hırkası ve elinde kamış âsâsı vardı. Sultan yer öptü, sonra el öptü ve kürsüye oturdu. Halife vezirine dedi ki:
-Ona söyle, Emiril Mü’minin gayretinden dolayı şükrediyor, icraatlarından dolayı hamdeyliyor, seni yanından gördüğünden dolayı memnundur. Allah’ın idaresini kendisine vermiş olduğu bütün memleketlerin hâkimiyetini o da sana tevdi ile (vermekle) ibadullahın muhafaza ve siyanetini sana havale ediyor, sana devrettiği hususlarda Allah’tan kork ve ihsan ettiği nimetin kadrini bil. Adaletin neşrine, zulmün men’ine ve tebaanın halini ıslaha çalış.
Sultan yer öptü, halife kendisine hil’atler giydirilmesini emretti. Sultan kalktı, hil’atlerin olduğu yere gidip giydi, sonra geri dönüp halifenin elini öptü ve gözlerine sürdü. Halife de kendisine “Şark Ve Garp Padişahı” diye hitap etti ve ahitnâme verdi (Danişmend, 1978, s, 247).
Törenle ilgili olarak, Ebu’l Ferec’in Vakaayinâmesi’nin İngilizce’den tercümesini yapan Ömer Rıza Doğrul şunları nakletmektedir:
“Sultan ayağa kalktı, yere doğru eğildi ve şu cevabı verdi:
—Ben emrinize tabi bir bendeyim. Sizin iradenizi yerine getirmek hususunda Allah’ın yardımına güveniyorum dedi. Halifenin emri üzerine köleler sultana boyun bağı tek olan yedi siyah elbise giydirdiler ve altınla işlenmiş siyah bir sarığı başına geçirdiler. Sarığın üzerinde kıymetli taşlardan yapılı iki sümbül ile işlenmiş bir taç bulunuyordu ve her taşın üzerinde hârikulâde güzellikte on beşer inci ve bunların uçlarında iki altın bağ bulunuyordu. Sultan boynuna geçirilen altından yakayı kabul etmedi. Bu da omzunun üzerine kondu ve kölelerden biri onu önünde taşıdı. Sultan tekrar eğilmek istediği zaman başının üzerindeki ağır taç yüzünden buna imkân bulamadı. Halife ona üstü altın harflerle işlenmiş üç mor sancak takdim etti. Bunlar da onun önüne asıldı. Sonra halife ona şahane bir mühür verdi ve münâdilere emir vererek onu “Doğu Ve Batı Sultanı” olarak ilan ettirdi (Danişmend, 1978, s, 250) Halife ayrıca Sultan Tuğrul’a ”Dinin temeli” (Rükn üd-din) ve “Halifenin Ortağı” (Kasım Emir ul mu’minin) unvanlarını da verdi (Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, 1993, s,135).
Sultan Tuğrul’daki halifeye karşı olan sevgi ve saygı hiç şüphesiz ondaki yüksek iman ve ahlakın bir belirtisi idi.

Yazarın Diğer Yazıları