Adalet konusundada peygamber efendimizden sonra akla gelen ilk örnekler Hazreti Ömer ve Nuşirevan’dır. Devletlerden de adalet denince akla ilk defa Selçuklular ve Osmanlılar gelir. Yine İslam öncesi dönemlerde kurulmuş olan Türk devletlerinden Hun-Göktürk ve Uygur devletleri adalet ve hakkaniyet bakımından tarihte eşine benzerine az rastlanan devletlerdendir. Bütün dünya tarihinde Hazreti Ömer’in adaleti dillere destan olmuştur. Nuşirevan’ın adaleti sayesinde İran Devleti geniş bir imparatorluk haline gelmişti. Gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlılar çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan toplumları aynı bayrak altında beraber ve huzur içinde yaşatmışlar, ferdi ve içtimai adaleti sağlamışlardır. Selçuklu ve Osmanlıları o yüksek seviyeye çıkaran ve itibar sahibi yapan adalet, insanlara hürmet, ahde vefa gibi birçok meziyetleri vardı. Ancak bunların başında adalet gelir. Bu vasıflar sayesindedir ki, Osmanlılar altı asır boyunca dünyaya hakim olmuş ve hükmetmişlerdir. Adalet mekanizmasını tam olarak işletmişler, bayrağı altındaki muhtelif milletlerin aralarında adalet ve eşitlik esaslarını korumaya gayret göstermişlerdir. Adalet sayesinde kuvvet ve kudret kazanmışlar, hoşgörüde insanlık alemine örnek olmuşlardır. Fethettikleri ülkelere sevgi, barış ve huzur götürmüşlerdir. Selçuklu ve Osmanlı Devletleri milletlerin din ve dillerine ilişmemişlerdir. Kur’anı Kerim’in “Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun….” ayetini kendilerine rehber etmişler, savaş zamanlarında bile adaletten ayrılmamış, düşmanlarına karşı merhametle davranmışlardır. Bu merhametli davranış sayesinde insanların kalplerinde muhabbete dayalı hakimiyetlerini devam ettirmişler ve böylece cihanı kucaklayan ve saltanatları bütün haşmet ve şa’şaasıyla asırlarca devam etmiştir.
İslam öncesi dönemlerde de Türkler arasında adalete ve eşitliğe dayanan bİr düzen vardı. Çünkü Türkler İslamla müşerref olmadan önce de Hz. İbrahim aleyhisselamın dini olan Haniflik dinine benzer Muvahhid karekterli, Allah’ın bir ve tek olduğuna, öldükten sonra dirilmeye, cennete, cehenneme, meleklere, günaha ve sevaba inanan ve savaşları Allah’ın rızasını kazanmak ve dünyaya nizam vermek ve dünyada barışı ve adaleti sağlamak için yaptıklarına inanan bir milletti. Hiç şüphesiz bu inançlar ilâhi kaynaklı oldup ve Türklere Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerin varlığına işarettir.
Yapılan araştırmalar, eski Türklerin, inanç itibari ile İslam’a hazır olduklarını, bazı bulaşmalara rağmen “MUVAHHİD-HANİF” kaldıklarını göstermektedir. Bu araştırmalar, Türk milletine adları bilinmeyen yalavaç ve peygamberler gönderildiği gerçeğini ortaya koymaktadır. S. Ahmed Arvâsi’nin ifadesiyle: “Nerede” tevhid “nuruna rastlanırsa orada bir peygamber soluğu dolaşmış demektir.” (S.Ahmed Arvasi Türk İslam Ülküsü 1: 50)
Her kavme, millete bir peygamber gönderildiği ve kavimlere ayrı ayrı gönderilen bu peygamberlerin o kavmin lisanı ile gönderildiği Kur’an-ı Kerim’ de açıkça belirtilmektedir:
“…Hiç bir millet yoktur ki içlerinden cehennem ile korkutucu, uyarıcı bir peygamber geçmiş olmasın.” (Fatır suresi 24. ayet)
“Her kavmin bir doğru yol göstericisi vardır.” (Rad suresi ayet 7)
“Biz her peygamberi apaçık anlatabilmesi için kendi kavminin diliyle gönderdik.” (İbrahim suresi ayet 4)
Araştırmacılar Hz. Nuh’un oğlullarından Yafes aleyhisselamın Türklerin atası olduğuna ve Yafes aleyhissselamında peygamber olduğuna ve Türklerin efsanevi atası Oğuz Han’ın BİR TANRI yolunda uzun yıllar süren savaşlar yaptığına dikkat çekerler. .(M.Niyazi Türk Devlet Felsefesi,178)