Eski Türklerdeki bu bir ve tek tanrı anlayışı hayatın her bölümünde kendisini gösterdiği gibi devlet hayatında ve hâkimiyet anlayışında da kendisini göstermiştir. Başta Gök -Türk kitabeleri olmak üzere çeşitli kaynaklardan öğrendiğimize göre Türk hakanları Tanrı tarafından kut ve ülüg (kısmet) ile donatıldığı, dünyayı idare etme ve dünya barışını sağlama hakkını ve görevini Allah’tan aldıkların için işbaşına gelebilmektedirler. Bu tarihi kayıtlardan da anlaşılıyor ki, eski Türk devletinde siyasi iktidar kavramı “kut” tabiri ile ifade ediliyordu. Kutadgu Bilig’de açıklandığına göre; kutun tabiatı hizmet şiarı adalettir. Fazilet ve ve kısmet kuttan doğar. Beyliğe yol ondan (kuttan) geçer. Her şey kutun eli altındadır. Bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşir. Tanrı (iduk)tur. (İduk: kutsal)Bey bu makama sen kendi gücünle gelmedin onu sana Tanrı verdi. Hükümdarlar iktidarı Tanrı’dan alırlar(Kutadgu Bilig beyit: 674, 676, 1430, 1933, 1960, 5469, 5947. Beyitler).
MÖ II-I. yüzyıllarda Hunların kağanları “kut” kelimesini “tengri kutı” şeklinde bizzat unvanlarında kullanmışlardır. Asya Hun hakanlarının unvanları “Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı Kutu Tanhu” idi. Gök-Türk hakanları da idare etme hakkını Tanrı’dan alırlardı. Uygur Hakanları da hâkimiyeti Tanrı’dan aldıklarına inanırlardı. 856 yılında hakan olan Mengli’nin ünvanı “Uluğ Tanrı’da kut bulmuş Alp Külüg Bilge” idi. (Çeçen, 1986: 117) Yani Uluğ Tanrı’dan Ulu Allah’tan kut-bağış almış O’nun kutu ve bağışı ile tahta oturmuş Alp Külüg Bilge..
İlk Uygur Hakanı olan “Kül Bilge” de “Kutluğ Kül Bilge” unvanını taşıyordu. O’nun yerine tahta geçen Mo-yen Çur’un unvanı da “Tanrı’da bolmuş İl Etmiş Bilge Kağan” idi.
Avrupa Hunlarında da aynı inancı görmekteyiz. Kudretli Hun hükümdarı Attila’nın ilahi bir kaynaktan geldiği kabul edilirdi. Avrupalılar Allah’ın kendilerini cezalandırmak için Türkleri gönderdiğine inanır ve Attila’ya ” Tanrı’nın Kırbacı ” derlerdi. (ölümü: 452 )
Bizans elçisi Priskos, Hunların Attila’nın ilahi bir menşeyden (kaynaktan-Tanrı katından)geldiğine inandıklarını, buna itiraz edenlere çok sinirlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu inancı ile fetih ve savaşlar yaptıklarını ve sarayında bu inancın hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra giden diğer Bizans elçisi Jordones de Attila’nın ilahi kudret tarafından dünyanın hükümdarı tayin edildiğine, kılıcını da bu kudretin idare ettiğine inandığını belirtir” (O Turan,1, s.84).
Tuna Bulgarlarında da aynı düşünce ve inancı görmekteyiz. Onlar da Cihan hâkimiyetinin kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanırlardı. Kurum Kitabesinde Tervel Han’ın hakanlık makamına Tanrı tarafından getirildiği, Melemir Kitabesinde, “Tanrı tarafından tahta çıkartılmış Melemir Han”, Omurtaş Han’a ait Çatalar Kitabesinde ise, “Yeryüzünde, Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Omurtaş Han” ibareleri mevcuttur.
Çingiz Han da, eski Türk hükümdarları gibi Tanrının kendisini himaye ettiğine ve kendi şamanı Gökçe’nin tebşiratına (müjdesine) göre de dünya hâkimiyetini kendisine verdiğine inanıyordu… Gürcü ve Ermeni kaynakları da Moğolların Tanrı adını dillerinden düşürmediklerini, üç defa diz çökerek ona taptıklarını ve mektuplarının başına da “Mengü Thengri küçündür” (Ebedi Tanrının gücü ile) ibaresini kullandıklarını yazarlar. Onlara göre gökler Tanrıya ve dünya da Çingiz Han’a ait bulunuyordu. Bu münasebetle de onun Türk destanlarında görülen kahramanlar gibi semavi bir nurdan doğduğuna inandıklarını belirtirler.
“Üç kıta üzerinde kurulmuş olan Cengiz Han İmparatorluğu, kendi köklerini de Oğuz Han’a ve Türk mitolojisine bağlıyordu. Aslında ise, Cengiz-Han’ın atalarının nasıl doğdukları ve genişlediklerini anlatan, birçok efsaneler de vardı. Fakat bunlar tarihlerinin küçük bahisleri arasına sıkıştırılıyor, kitabın başına ise, Oğuz-Kağan destanı alınıyordu. Çünkü asırlar boyunca Orta Asya’ya hâkim olan ve bütün Orta Asya halkları için bir örnek teşkil eden büyük devletler, ancak ve ancak Türkler tarafından kurulmuşlardı. Bu sebeple de Cengiz-Han ve oğulları, kendi cihan imparatorluklarını onun bir devamı olarak görüyorlar ve o şekilde görünmek istiyorlardı. (Ögel,1993, s.40)
Moğollar Müslüman hükümdarlarına gönderdikleri mektupların başına da, bunu bazen Arapçaya tercüme ederek, “Gök Tanrı’nın nâibi”, “Şark-garp bütün dünyanın en büyük kağanı, bütün hükümdarların itaatini emreder” şeklinde koyuyorlardı. Oktay Kaan’ın 638 (1240) tarihli bu mektubu yanında Hülagü’nün mektubu sadece yer ve göklerin hâlikinin adı ile ve Arapça olarak başlıyordu. Altun-Ordu hanları bu formülü İslamiyet’e uydurarak “Mengü Tanrı gücünde (sonu olmayan Tanrı gücünde), Muhammed Resulullah, Hacı Giray sözüm” şeklinde yazıyorlardı. Timur’un paraları üzerinde bu formül Moğolca yazıldığı halde torunu “Uluğ beg Gürgan sözüm” tarzında Türkçe ibareyi kullanıyordu.