Fatih Sultan Mehmed’in, Uzun Hasan’a karşı kazandığı zaferini, Türkistan hükümdarlarına bildiren Uygurca yarlığı “AllahTeâlâ’nın inayeti ile Sultan Muhammed Han sözüm” ifadesi ile aynı divan an’anesine uygun olarak başlıyordu. İslami şekli ile bu başlangıç ifadelerine Osmanlı sultanlarının Uygurca olmayan mektuplarında da rastlanır. Filhakika Yavuz Sultan Selim’in“el-Müeyyed min indillah Ebu’I-Muzaffer” ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın Avusturya ve İspanya hükümdarlarına, tuğrası ile birlikte ve “Hak Teâlâ’nın inayeti ve Ulu Peygamberimizin mucizatı berakatı ile ben ki yeryüzü hakanlarına taç giydiren, sultanlar sultanı …” ibaresile başlayan mektupları eski Türk cihangirlik ve ilahi hâkimiyet geleneğinin İslami bir şekil alarak Osmanlı devrine kadar yaşadığını göstermektedir. (Turan, 1969: 98, 99)
Batı Göktürk Hakanı Turdu Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen ; “Dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı ” ibaresi Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde Allah tarafından kut (bağış ve nasip) vermesiyle tahta oturan Türk hükümdarları Yüce Tanrı’ya karşı sorumlu olma, cihanın idaresi ile görevlendirilme bilinci ile hareket ediyorlar ve kendilerini “Dünya Hakanı”, devletlerini de “Dünya Devleti/Kâinat Devleti” (Yuvalı,1993. s.240) olarak görüyorlardı. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra da devam etmiştir. Kendilerinin Allah tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve Cihan Hâkimiyeti Ülküsü İslâmî inanışa da uygundu. İslâmiyet’ten önce kahramanlara verilen Alplık unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde Alperen şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. Karahanlılar zamanında yaşayan Kaşgarlı Mahmud eserinde:
“Allah onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi. Onları herkese üstün eyledi; kendilerini hak üzerine kuvvetlendirdi” (D,L.T, 1/3) ve “Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım, onları hâkim kılarım” (O.Turan, T.C.H.M. cilt 1/179) mealindeki hadis-i kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Selçuklu Türklerinin tarih sahnesine çıkmasından yaklaşık olarak bir asır önce Mukaddesi’nin “Ahsenüttekasüm” adlı eserinde naklettiği Hz. Muhammed’in; “Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horsan’dan Büyük Dervazat’a kadar fetihler yapacak; karşısında tek bir silahlı kalıncaya kadar kılıcı bırakmayacak, Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır” (O.Turan, T.C.H.M. 2/74) mealindeki hadis ile “Türkler size dokunmadıkça sakın siz de onlara dokunmayınız”, “Türk dilini öğreniniz zira ümmetimin idaresi Türklerin eline geçecektir”, “Sakın Türk’e dokunmayın ümmetimin idaresi Türklerin eline geçecektir” mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile yayılmaktaydı.), Arap kaynaklarında Tuğrul Beyin adı ‘Mikail oğlu Muhammed Tuğrul Bey’ olarak geçer (Z.Kitapçı/58).
Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki Gök Tanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde kendilerinin Allah tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, İslâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişip. İdeallerini, ülkülerini bu iman kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevi yönünü teşkil eder.
Türkçemizin en eski sözcüklerinden birisi olan “kut” M.Ö. 176 yılında Mo-tun tarafından Çin imparatoruna yazılan mektupta bu Türk hükümdarının adı sırasında geçmektedir: “Tanrı kut’u Tan-hu” (Tanrı’nın hükümranlık hukuku ile donattığı hükümdar Mo-tun). (Kafesoğlu, İ. 2002.s. 163-168)