Tekkelerin önemli fonksiyonlarından biri de fakir, miskin ve yolculara hizmet etmesidir. Bu sayede ekonomik yönden toplumun en alt kesiminde bulunan bu insanların iâşe ve barınma gibi temel hakları karşılanmış olmaktaydı. Tekkelere yakın işlev gören “zaviyeler daha çok gariban, “ayende vü revende”, yani yerinden yurdundan ayrılmış kimselere, yolculara hizmet etmek için kurulmuştu” (İnalcık, 2008d, s. 87.). Osmanlı yöneticileri bu hizmeti görenlerden bazı vergileri almayarak (Kazıcı, 2005, s. 226)kendilerini fetih, iskân ve üretim konusunda teşvik ederek kendilerine manevi kazançların yanı sıra önemli bir maddi kaynak da sağlamış olmaktaydı. Burada bir hususu belirtmekte yarar vardır. Devlet kolonizasyon işini zaviyelerle sağlarken ve onlara bazı imtiyazlar verirken bir konuya da dikkat ediyordu. O da zaviyelerin mahallinde açılması ve yolculara yardımcı olması şartı idi. Aksi takdirde yol üzerinde olmayan ve gelip geçene hizmette kusuru olan zaviyeler ilga ediliyor veya sahiplerinin elinden alınıp başkalarına veriliyordu (Özsaray, 2018, s.49).
Tasavvuf düşüncesinin ortaya çıkardığı tarikatların ve bunlara ait tekkelerin Osmanlı resmî ve sivil hayatında önemli bir yeri vardır. Bu düşünce sistemi hem teorik olarak hem de pratik uygulamalarıyla zaman içerisinde zenginleşerek Osmanlı sınırları dâhilinde varlığını hep ön planda sürdürmüştür. Tasavvufî düşünce sistemi içerisinde tarihte İslâm coğrafyasında bölgelere göre farklı teori ve kurumların oluştuğu bilinmektedir. Tasavvufî düşüncenin bir hareket olarak toplumla buluşması süreci içerisinde Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında oldukça zengin hatta diğer ülkelere göre daha fonksiyonel tarikatlaşma faaliyetleri görülmüştür. Bu zenginleşmede kuşkusuz Selçuklu ve Osmanlı sultanlarının sûfîlere gösterdiği ilgi ve teşvikin katkısı fazladır. Ayrıca Osmanlı tasavvuf ricali de tasavvufu ferdî cihaddan çıkartıp içtimaî cihad haline sokmuş, bir tasavvuf kurumu olan tekkeyi müesseseleştirerek bunu toplumun bütün fertlerine ve onların bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir anlayış haline getirmiştir (Kara, 1975 c, s.36; Özsaray, 2018, s.6).
Osmanlı’da tekkeler etrafında oluşan canlı tasavvuf atmosferini devlet açısından sağlayanlar kuşkusuz devleti kuran Osman Gazi’den başlamak üzere neredeyse hanedanın tamamına yakın üyeleriydi. Yine devlet ricali de sûfî çevrelerle önemli oranda bağlantılıydı. Hemen hemen her yörede mevcut olan tekkelerle halkın bağı elbette daha kuvvetli durumdaydı. Yabancı araştırmacılardan Hans Mayer’in tespitine göre, hanedandan ve devlet ricalinden pek çoğunun ehl-i tarîki destekleyen maddi yardımları yanında birçokları da bizzat intisap ederek intişarına yardımcı olmuşlardı (Özsaray, 2018, s.6; Mayer, 1980, s.42).
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri sultanların tasavvufa ve tekkelere olumlu bakışı sürdürmesi ve özellikle XIX. yüzyılda III. Selim, II. Mahmud, Abdülaziz ve II. Abdülhamid gibi dirayetli padişahların devletteki gerilemeyi durdurmak için devletin kurumlarıyla birlikte tekkenin de ıslahı için dönemin ileri gelen sûfîleriyle birlikte ortaklaşa çalışmalar yürütmeleri aradaki tarihî dayanışmanın ne derece köklü olduğunun bir göstergesidir. Ayrıca onların bu siyasetinin sebebi devletin kuruluş devri vizyon ve misyonuna bir vefa ve aynı zamanda vazgeçilmez sayılan bu geleneksel ilişkinin sürdürülmesidir. Buradan şu anlaşılmaktadır: İlk Osmanlı beyleri nasıl ki Beylikler dönemindeki kargaşadan etkin şeyhlerin maddi ve manevi dinamikleri muhtevî vizyonlarından da yararlanarak dağılan İslâm ümmetini i‘lâ-yı kelimetullah ve gaza şuuruyla toparlayıp yeni bir devlet kurmak suretiyle zaman içerisinde “İslâm Birliğini” başarmışsa, çöküşten de yine onların tüm toplumu kucaklayıcı düşünce yapılarının özü olan Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” özdeyişindeki vizyonlarına ve gerekli yenilikleri de yapmak suretiyle tekrar bu hedefe dönülmekle çıkılabilir görüşünde olmalarıdır. Bu yüzden XIX. yüzyıl içindeki genel ıslahat hareketleri içinde tekkelerin ve tarikatların ıslahına ve tarihî fonksiyonel yapılarına kavuşmalarına da ayrıca önem verilmiştir. Bilhassa II. Abdülhamid döneminde İslâm birliği gayesine dönük faaliyetler içerisinde bu niyet daha da belirginleşmiştir. XIX. yüzyıl bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir (Özsaray, 2018, s.7).