Muharrem Günay

Türk Birliğinin Önündeki Engeller

Muharrem Günay

SSCB’nin dağılmasının ardından Kafkaslarda ve Orta Asya’da oluşan harita Türkiye ile çok yakın bağları olan bir bölge ortaya çıkarmıştır. Çünkü bağımsızlıklarını ilan eden Müslüman Türk devletleri ve akraba toplulukları ile Türkiye arasında çok yakın tarihi, dini ve kültürel bağlar mevcuttur. Üstelik Türkiye, politik, askeri, ekonomik gücü ve devlet ve demokrasi tecrübesi ile bu devletler için bir örnek teşkil etmektedir. Ancak bu bağların çok daha sağlamlaştırılıp ileride bir Türk Birliği’ne dönüştürülmesi konusunda birçok engeller mevcuttur. Bu engellerin bir kısmı kendimizden bir kısmı da başta Rusya, Çin ve ABD olmak üzere Batılı güçlerden kaynaklanmaktadır.
Kendimizden kaynaklanan sorunların başında devletin ve özel birtakım kuruluşların hala daha yeterli seviyede Orta Asya ve Türk Dünyası’na yönelik projeler üretmeyişidir. Aramızda yazı ve alfabe birliğin onca yıla rağmen sağlanamamış olması ise başlı başına bir sorundur. Türkçemiz; Türk dünyasının ortak ses bayrağıdır. Her türlü birleşme ve bütünleşmenin temel kaynağı ve hareket noktası dilde birliktir. Dil gönülün, gönül, kültürün ve dinin aynasıdır. Dil olmadan ne kültür ne din ne de siyasi ve ekonomik birlik olur. Kafkaslar ve Türkistan’daki başta petrol ve doğal gaz olmak üzere zengin yer altı ve yer üstü kaynakların olması, Rusya’nın ve Çin’in bölgeden elini çekmeye pek niyetli olmayışı, ABD ve Batılı güçlerin bölgenin ekonomik kaynaklarına sahip olma düşünceleri ve oluşacak bir Türk Birliği’nin başta Batılı güçlerin, Rusların ve Çinlilerin işine gelmediği konuları ise Türk Dünyasının birliğine giden yoldaki önemli sorunlardır.
Rusya’nın Türk milletine bakış açısını tam anlamıyla anlayabilmek için, Rus dış politikasını çok iyi bilmek gerekir. Bir kara ülkesi durumunda olan Rusya, kuruluşundan itibaren sıcak denizlere açılmak amacıyla hareket etmiş ve 18. yüzyılın başlarında Baltık Denizi’ne kadar genişlemiştir. 1721 yılında imparatorluğunu ilan eden Rusya, Balkanlar, Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya sahip olmak politikası takip etmiş ve bu bölgelerde yaşayan milletlerle sürekli bir çatışma içinde olmuştur.
XVI yüzyılın ikinci yarısından XX yüzyılın ikinci yarısına kadar Rusya devleti genişleme ve yayılma siyasetini sürdürmüştür. İzlediği bu yayılmacı politika sonucunda Rusya devleti 400 yıllık tarihi boyunca tam 36 kat genişlemiş, binlerce kilometrekarelik yeni topraklar ve yüzden fazla millet ve azınlığı imparatorluk potasında birleştirmiştir (Atasoy, E. 2010/186).
Türk Dünyasın yüzde 56’sı Hâlâ İşgal Altındadır.
Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi Bağımsız Türk Devletleri ile henüz bağımsızlığını elde edememiş Bağımlı Türk devletlerinin toplam alanı 11,2 milyon km2 dolayındadır. Bu toprakların yaklaşık olarak bağımsız Türk Devletlerine ait olanı 4,9 milyon km2 olup, toplam Türk Dünyası arazisinin ancak yüzde 44’üne denk gelmektedir. Geriye kalan yüzde 56’sı (6243 100 km2), özerk cumhuriyetler adıyla, işgal altındadır (Doğanay, 2011, s.123). Bunları kısa zamanda özgürleştirmek her Türkün vazgeçilmez ülküsü Kızılelma’sıdır.
Rusların bölgede en çok mücadele ettikleri devlet Osmanlı devleti olmuştur. 300 küsur yıllık bir zaman diliminde küçükleri bir tarafa Osmanlı ile Rusya arasında dokuz büyük savaş yaşanmıştır. Bu durum iki millet arasında o derece düşmanlıklara neden olmuştur ki bugün Türk ve Rus deyince; “Kurtla kuzu, ateşle su” gibi zıtlıklar akla gelmektedir. Rusların tarih boyunca izledikleri yayılmacı politika Kafkaslarda yaşayan Türkler başta olmak üzere bütün halkları derinden etkilemiştir. Rusların Kafkaslarda uyguladığı soykırıma, sürgüne dayanan politika bu bölgede yaşayan halkın Anadolu Türklüğü ile birliğini önlemeye yönelikti. Kafkaslarda yaşayan bütün halklar ister Müslüman olsun isterse olmasın kendilerini Rusya karşısında her zaman Türklüğe ve Osmanlı’ya yakın hissetmişlerdir. Osmanlı da her zaman Kafkas Türklerinin koruyuculuğunu üstlenmiş ve Kafkas halkları ile bağlarını hiçbir zaman koparmamıştır. Özellikle II. Selim zamanında başlanan fakat yarım kalan ” Don- Volga Projesi ” şayet bitirilmiş olsaydı belki de Kafkasların ve Orta Asya’nın kaderi bambaşka olacaktı. Eğer bu proje gerçekleşmiş olsaydı, Don ve Volga nehirleri bir kanalla birleşecek böylece Hazar Denizi ile Karadeniz birleşmiş olacaktı. Bu sayede Rusların güneye sarkmaları önlenmiş, İran kuzeyden çevrilmiş ve bütün Türk ülkeleri Osmanlı idaresi altında birleşmiş olacaktı. Don-Volga projesinin kazı işlemi 1569 Ağustosu’nda başlamış 3 ay sürmüştür. Bu durumdan Rusya çok endişelenmiştir. Fakat bilinmeyen bir sebeple kazı işi yarım kalmıştır. Kazı işinin yarım kalmasından bazı tarihçilerce dönme vezir Sokullu Mehmet Paşa sorumlu tutulmuştur. İkinci Selim Süveyş kanalının açılması için de emir vermiş, fakat bilinmeyen sebepler yüzünden bu işte ortada kalmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları