Türkiye’de göçebe ve yerleşik Türklere ait tasvirler de garp (batı) Türklerinin sima hususiyetleri için ehemmiyetlidir. X III. asırda Sinop şehrini tasvir ve metheden bir Türk şâiri bu şehrin uzun boylu, mütenasip endamlı ve çok güzel kadınlarla dolu olduğunu ifâde eder. XIV. asrın ilk yarılarında Anadolu’yu gezen İbn Batûta halkın birçok meziyetlerini anlatırken “Allah bütün iyilikleri bu diyarda toplamış olup, ahalisi çok güzel bir surettedir” der. XV. asırda göçebe Türkmenler hakkında güzel bilgiler veren de la Broquiere adlı Fransız seyyahı Çukurova’dan bahsederken “bu çok güzel memleket deniz ile dağlar arasında olup tamamıyla Türkmenlerle meskûndur. Bunlar çok güzel insanlar olup çadırlarda otururlar” kaydını verir. Bir başka seyyah da çadırlarda yaşayan ve otlaklarda dolaşan Türkmenlerin “Çok misafirperver, âlicenap ve hayırsever; uzun boylu, yüzleri renkli, bakışları sert ve kadınların çok güzel” olduğunu söyler. Bu kadınların erkeklerden kaçmadığını, Türk kadınlarından daha renkli, taze ve zarif bulunduğunu söyler. Anadolu’da yerleşen göçebe Türkmenler ve Yürükler bugüne kadar bu vasıfları muhafaza etmişler ve garp Türklerinin güzel bir tipini temsil etmişlerdir. Oğuz Destanı, Oğuz doğunca babası Karahan, çocuğun “Güzelliğinden hayrette kalmış; kavmimiz ve uruğumuz içinde bu kadar güzel bir çocuk dünyaya gelmemiş” olduğunu belirtir. Destanın Uygurca rivayetinde “Oğuz’un yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri mavi, saçları ve kaşları kara ve vücudu kıllı idi”. Onun evlendiği kızların da gözleri gök gibi (mavi) ve saçları su gibi dalgalı olarak tasvir edilmiştir”. İran ve Arap edebiyatları Türk güzellerine dair şiirlerle doludur ve bu sebeple de Farsçada “Türk” kelimesi güzel ve sevgili mânasını almıştır (Turan, 1969, c, 1, s.32-33).
Eski Türk yiğitlik ve cesaretinin ve yüksek zekâsıyla teşkilatçılığının Avrupa, Asya, Afrika ve hatta Okyanusya fetihleriyle neticelenip insanlık tarihinde yeni devirler açması, bütün millî ve genel tarihleri doldurmak suretiyle Türk’ü yeryüzünde bir kuvvet ve kudret simgesi hâline getirirken, ırkî tipinin eşsiz güzelliği de Asya milletlerinin gönüllerini büyüleyerek, şiirleriyle masalarında ve hatta millî efsanelerinde tükenmez izler bırakmıştır. Fakat atalarımızın bütün bu tarihi ve ırkî üstünlükleriyle güzelliklerini gölgede bırakan büsbütün başka bir erdemleri daha vardır ve o da manevi güzellikleridir. Bugün tamamıyla unutulan, eski Türk karakter ve ahlakı, Hıristiyan ve düşman Avrupa milletlerini bile asırlarca ecdadımıza hayran eden en muhteşem yönümüzdür.
İnsanlık tarihinde hiçbir millet, eski Türk toplumu kadar melekleşmemiştir. Çeşitli Avrupa milletlerine mensup araştırmacılar, asırlar boyunca Türkiye’ye gelip Osmanlı Toplumunun başında bulunan Türk milletini yıllarca inceleyerek birçok eserler kaleme almışlar ve birbirlerinden habersiz bu farklı yüzyıllardaki çeşitli milletlerin çoğunlukla düşmanlık duygularıyla dolu yazıları, nihayet hakikati itirafa mecbur kalarak Türk karakter ve ahlakının yüksekliği hususunda hiç farkında olmadan hep birbirlerini doğrulamışlardır.
Bu araştırmacıların birçoğu, eski Türk’ün Batı âlemini asırlarca hayran bırakan mânevî yönün büyüklüğünü Kur’an’a borçlu olduğunda hem fikirdir. Bu görüşün doğruluğunda hiç şüphe yoktur. Ancak, şu hakikati de unutmamalıdır ki, diğer Müslüman milletler, bu mânevî ve ahlâkî seviyeye Türkler kadar yükselememişlerdir. Elbette bunun sebebi, tıpkı zekâ, yiğitlik ve cesaret, teşkilatçılık ve güzellik gibi ırkî yetenekler kabilinden bir meziyette aranmalıdır. Çünkü eski Çin, Bizans, İran, Süryani ve Arap kaynaklarındaki açıklamalardan anlaşıldığına göre, Türk milletinin İslâm’dan önceki devirlerde de ahlâki seviyesi diğer milletlerden çok üstündür. Hilekârlık, vurgunculuk, zina, vesaire gibi yüz kızartıcı hareketlerden tamamen uzak oldukları genellikle oy birliğiyle kabul edilir. Mesela Süryani Mikâil vakayinamesinin 3. Cildinin 152. Sayfasında, o devirlerden söz ederken bu noktada şöyle denilmektedir:
“Türklerin meziyetleri vardır. Hilekârlık ile sahtekârlık bilmezler ve doğruluktan ayrılmazlar. Karı koca ihanetinden çekinirler, onun için Türkler arasında zina ender bir şeydir: Bunun sebebi, Türk kanunlarının ikinci ve üçüncü defa evlenmeyi, yani çok kadınla evlenmeyi yasaklamamasıdır”. (Danişmend, 2007, s.19)