Tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren tek tanrıya inanan Türkler arasında İslâmiyet 900 ile 1060 yılları arasında hızla yayılmış ve neredeyse Türklerin tamamı Müslüman olmuştu. Bu arada büyük bir göç hareketi başlamıştı. Selçuklu devletinin kuruluşu bu göç hareketini hızlandırmış, Türkler Anadolu içlerine ve Akdeniz sahillerine kadar inmişlerdi.
İslâm dünyasında Selçuklu Türk hâkimiyetinin başladığı bir sırada İslâm dünyasının hali yürekler acısıydı. İslâm dünyası iç ve dış buhranlara düşmüş ve büyük tehlikelerle karşı karşıyaydı. İslâm dünyasında bir sürü sapık mezhep ve fırka türemiş halifelerin sözü geçmez bir durumda idi. Eski İran’ın Zerdüş dini, Mazdakçı komünist düşünceleri Müfrit Aşırı Şia adı altında yeniden canlanmış durumda idi. Sapkın bir gurup Babek-Papak hareketi de Mazdakçı Komünist fikirlere dayanıyordu. Onuncu yüz yılda Irak tarafında Kermatiler, işçi, köle ve köylülerin birleşmesi ile mal, mülk ve kadının ortaklaşa kullanıldığı Mazdakçı komünist fikirlere dayanan bir sapık mezhep ve topluluk oluşturmuşlardı. Bu sapık mezhep ve gruplar yüzünden çıkan anarşi sonucu İran Şahı Kavat tahtını kaybederek Türklere sığınmış ve Türklerin yardımıyla tekrar memleketine ve tahtına kavuşabilmişti.
Onuncu yüz yılda İslâm memleketlerinde zenginler servetlerini kendi zevk ve eğlencelerine, çirkin işlere harcarken Türkistan halkı mallarını din, hayır ve cihat yolunda Allah rızası için harcıyordu. İslâm dünyası bir sarsıntı geçiriyor, bu durumdan faydalanan aşırı Şiiler kuvvetleniyordu. İslâm nizamının sarsıldığı bir zamanda Hz. Peygamberin soyundan geldiklerini iddia eden Fatımiler, Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak Kahire’de hilafetlerini ilan ettiler. (969)
İspanya’da ise daha önce Kurtuba Emevileri Bağdat’la ilgilerini keserek 929 yılında hilafetlerini ilan etmişlerdi. Böylece İslâm dünyası üç hilafet merkezine bölünmüş ve halife sayısı birden üçe çıkmıştı. Bu halifeler içerisinde Fatımi Halifesi el-Hâkim Allah olduğunu ilan edecek kadar sapıtmıştı. El-Hâkim, Allah’ın kendi vücudunda yeryüzünde indiğini iddia ediyor ve ben Allah’ım diyordu. Fatımiler Allahlık iddiasıyla da yetinmeyip, Peygamberimizin peygamberliğini inkâr ederek kendilerinin peygamber olduklarını ilan etmişlerdir. Hatta bu yüzden Kuzey Afrika’da Berberiler isyan ederek kendi aralarından birisini halife olarak ilan etmişlerdi. Böylece 3 halife sayısı dörde çıkmıştı. Abbasi hilâfetinin en karanlık dönemi ise İran’da kurulmuş olan Büveyhi devletinin kuruluşu ile başlamıştır. Özellikle 945’ten başlayarak 1055’e kadar geçen 110 yıllık bir zaman dilimi içerisinde Sünni İslâm halifeleri Büveyhilerin elinde birer oyuncak durumuna düşmüşlerdi. Büveyhi hükümdarı Muizz-üd Devle Ahmed, halife Müstekfi’nin gözlerine mil çektirip yerine Muti-lillah’ı getirmişti. Mazdakçı Komünist fikirlere dayanarak 899’da Basra Körfezi’nin batısında bir devlet kuran Kermatiler halifenin ordusunu bozguna uğratıp 902’de Suriye’yi yakıp yıktılar, 904’de önce Basra’yı daha sonra Kûfe’yi yağmaladılar. 930 yılında Mekke’yi yağma edip 30 bin Müslüman’ı kılıçtan geçirdiler ve pek çok ganimet götürdüler. Kâbe’nin örtüsüyle Hacerü’l esved’i de alıp götürdüler. Turist çekmek ve gelir temin etmek amacıyla Kermatilerin merkezi “Hecer” (Müminiyye)e götürülen mübarek taş “Hacerü’l esved” 21 yıl, 4 ay sonra 951 yılında yerine koyulmak üzere iade edilmiştir. Bu acı ve unutulmaz facialara Arap kaynaklarında çok geniş yer verilmiştir. İbnü’l Esir’in ‘Tarihü’l Kâmil’inin sekizinci cildinin 65. sayfasında, Ebu’l Fida’nın ‘Kitabü’l Muhtasar fi ahbar’il beşer’inin ikinci cildinin 74. sayfasında, İbnü’l Verdi’nin ‘Tetimmetül Muhtasar fi ahbar il beşer’ ismindeki eserinin birinci cildinin 261. sayfasında geniş bir şekilde anlatılmıştır. (Danişmend, İH.1978, s:208)
İslâm Dünyası’nın üçlü hilafet ve birkaç müstakil devlet konumuna ve halifelik makamının sadece bir sembol durumuna düştüğü, sapık mezhep ve fikirlerin yayıldığı bir kargaşa döneminde, Hıristiyanlar da bu durumdan yararlanarak ‘Haçlı Seferleri’ne ve İslâm Ülkelerini istilaya başlamışlardı. Müslümanların Erzurum, Toroslar ve Çukurova hattında kurmuş olduğu hudut savunma teşkilatları çökmüş, Bizanslılar kuzeyde Azerbaycan’a, güneyde Suriye ve Irak’a kadar ilerlemişlerdi. Hilâfet merkezi ve Kudüs tehdit altında idi. İşte böyle bir zamanda “Mu’cize-i Kur’aniye” ve “Mucize-i Muhammediye” gerçekleşiyor; Allah’ın ordusu Türkler, bu sefer Müslüman kimlikleri ile tarih sahnesinde yerlerini alıyorlardı. Karahanlı Türk devleti Allah yolunda cihatla uğraşmakta ve İslâm dünyasını doğudan gelen istila ve tehlikelere karşı korumakta idi. İran ve Horasan’da kurulan Gazneliler Türk devleti ise Hindistan seferleri ve fethi ile meşguldü. Bu günkü Pakistan, Bengladeş , Afganistan ve Hindistan’daki milyonlarca Müslüman Gaznelilerin eseridir. Selçuklular ise batıdan gelen tehlikelere karşı İslâmiyet’i koruyor ve Allah yolunda cihat ediyorlardı. Balkanlarda ise Osmanlılar eliyle 400 yıl süren bir Türk hâkimiyeti olmuş, farklı ırk, din ve mezheplere sahip milyonlarca insan bir arada kardeşçe yaşamışlardır. Bilindiği gibi, Balkanlarda Türk hâkimiyeti sonuca Boşnaklar ile Arnavutların çoğu ve Bulgar Türklerinden bir topluluk (Pomaklar) da Müslüman olmuşlardı. “Osmanlı devletinin, Kuzey-Afrika İslâm ülkelerini Avrupalıların istilasından kurtardığı bir gerçektir. Şâyet bunda başarı gösteremese idi, kuvvetli ihtimal ile şimdi oraları Hıristiyan ülkeleri olarak görülecekti. Ne Arab unsuru ne de Berberiler, İspanya’yı olduğu gibi, Kuzey Afrika’yı da koruyabildiler.”(Faruk Sümer,1992, s:8) Böylece Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en çok hizmet etme şerefine Türkler sahip oluyordu.