Esaslarını Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygambere kadar eriştiren sûfiliğin yayılması, tekkelerin siyâsi kuvvetler tarafından âdeta resmen tanınması, birçok büyükler, devlet adamları ve hattâ sultanların şeyhlere saygı göstermeleri (ve bağlanmaları), onlara yüksek bir mânevi nüfuz (üstünlük) kazandırıyordu….Bizim kanaatimize göre, Ahmed Yesevi ortaya çıktığı zaman, Türk âlemi epeyi uzun bir zamandan beri –her halde hicî IV. Asırdan beri – tasavvuf fikirlerine alışmış, mutasavvıfların menkâbe/hikaye ve kerâmetleri yalnız şehirlerde değil, göçebe Türkler arasında bile az çok yayılmıştı. İlâhiler, şiirler okuyan Allah rızası için halka birçok iyiliklerde bulunan, onlara cennet ve saâdet yollarını gösteren devrişleri, Türkler eskiden dinî bir kudsiyet verdikleri ozanlara benzeterek harâretle kabul ediyorlar, dediklerine inanıyorlardı. Bu surette eski ozanların yerini, ata veya bab ünvanlı birtakım dervişler almıştı. Hz. Peygamberin sahâbelerinden olarak gösterilen Arslan Bab ile menkâbeye göre İslâm dînini anlamak maksadıyla Türkistan’dan Ceziret’ül-Arab’a gelmiş ve Hz. Ebû Bekr’le görüşerek İslâmiyet’i kabul eylemiş olan ozanlar pîri meşhur Korkut Ata (Dede Korkut), Çoban Ata, (Bir başka rivayete göre Dede Korkut Peygamber Efendimiz döneminde Medine’ye gelmiştir. M.Günay.) işte bunlardan kalmış birer hâtırayı yaşatıyor; herhalde, Ahmed Yesevi’nin ortaya çıkması zamanında, göçebe Türkler arasında, yâni Sir-Deya (Seyhun nehri) kenarlarında ve bozkırlarda, anladıkları bir dille –yâni basit Türkçe ile- halka seslenerek İslâm akidelerini (inanç esaslarını) ve geleneklerini onlar arasında yaymaya çalışan dervişlerin bulunduğu bizce kesindir. Ahmed Yesevî’nin, kendisinden önce gelen dervişlere göre daha üstün, daha kuvvetli bir şahsiyeti olduğunu kabul etmemek mümkün değildir; ancak, eğer kendisinden evvel gelen nesiller (dervişler, babalar) zemin hazırlamamış olsalardı, O’nun başarısı bu kadar büyük olamazdı (Köprülü,1993, s.19, 20).
Eski Türk Devlet Felsefesi’ni, Türk Töresi’ni, Türklerdeki devletçilik, teşkilatçılık, adâlet anlayışını en güzel şekilde anlatan Kutadgu Bilig adlı eser aynı zamanda Tasavvufî düşüncenin Türkler arasındaki etkisini ortaya koyan ilk eser olarak görülür.
Yusuf Has Hacib tarafından Türkçe olarak XI. asırda kaleme alınan ve Karahanlı hükümdarına sunulmak üzere nasihatname tarzında yazılan bu manzum eserde devlet adamlarına iyi yönetimin ipuçları verilir. Bu öğütlerin (aynı zamanda) tasavvufî bakış açısıyla yorumlanan İslâmî ilkeler olduğu daha ilk bakışta ortaya çıkar. Bu eser halk arasında da epey rağbet kazanmış olmalı ki birkaç beyti Ural nehri mansabındaki (kaynağındaki, bölgesindeki) Saraycık’da XIV. asra ait bir toprak vazonun üzerinde yazılı bulunmuştur (Özsaray, 2018, s.77).
Bir başka önemli eser Hoca Ahmed-i Yesevi’nin Dîvân-ı Hikmet’idir. Türkistan’ın Seyram şehrinde doğan, buraya gelen Baba Arslan’dan ilk terbiyesini gören, sonra Arslan Baba’nın işâretiyle Yesi ve Buhara’ya seyahat eden ve burada Hoca Yusuf Hemedanî’ye intisab eden, onun vefatından sonra Buhara’da bir müddet irşad ettiği müridlerini Hoca Abdülhalik Gücdüvânî’ye ısmarlayıp manevi bir işaretle Yesi’ye dönen Hoca Ahmed-i Yesevî’nin (Köprülü,1993: 31) elli yaşında bu eseri yazdığı bildirilmiştir. Özellikle Türkistan, Maverâünnehir, Horasan, Harezm bölgesinden gelenlerle irfan dairesine girenlerin arttığı, hatta müridlerinin doksan dokuz bine ulaştığı ve bunlardan on iki bin kadarının kâmil oldukları aktarılır. Hoca Ahmed Yesevî’den etkilenip onun görüşlerinin Anadolu’da yayılmasını sağlayan dervişler arasında Avşar Baba, Pîr Dede, Kademli Baba Sultan, Geyikli Baba, Abdal Musa ve Unkapanı’nda medfun bulunan Horoz Dede sayılabilir (Vassâf, c.1s.482-483). Vassâf, menakıbnamelerde Hoca Ahmed’in pîr derecesinde addedilip Yesevî tarikatının kurucusu sayıldığını, ancak Şâh-ı Nakşibend’in ortaya çıkmasıyla Yeseviliğin tabiatıyla Nakşibendîliğe iltihak ettiğini ve onun Sünni mezhep ve Hanefî meşrep olduğunu söyler (Vassâf, 2015, c. 1, s. 484-785). Reşehât’ta adından övgüyle söz edilmesi (es-Safî, 2005, s. 43) Nakşibendîlerin kendisine çok değer verdiğini gösterir.
Hoca Ahmed Yesevî bu günkü Kazakistan’ın Çimkent yakınlarında yer alan Sayram kasabasında doğmuştur. Ahmed Yesevî’nin hangi tarihte doğduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, genel kanaate göre tahmini 1093 yılında dünyaya gelmiştir. Ahmed’in babası Şeyh İbrahim, Sayram’ın en ünlü şeyhlerindendi, Şeyh İbrahim, halifelerinden Mûsa şeyhin kızı Ayşe Hatun’la evlenmiş ve bundan Gevher-şehnaz adlı bir kızla ondan yaşça küçük Ahmed dünyaya gelmişti (Köprülü,1993, s. 62). Hz. Ali’nin soyundan geldiği bilinen Şeyh İbrahim’in ölümü üzerine küçük Ahmed 7 yaşında Yesi şehrine gelmiş ve burada Arslan Baba ile buluşmuştur.