İslâm dünyasında Selçuklu Türk hâkimiyetinin başladığı bir sırada İslâm dünyasının hali yürekler acısıydı. İslâm dünyası iç ve dış buhranlara düşmüş ve büyük tehlikelerle karşı karşıyaydı. İslâm dünyasında bir sürü sapık mezhep ve fırka türemiş halifelerin sözü geçmez bir durumda idi. Eski İran’ın Zerdüş dini, Mazdakçı komünist düşünceleri Müfrit Aşırı Şia adı altında yeniden canlanmış durumda idi. Daha önce adı geçen Babek-Papak hareketi de Mazdakçı Komünist fikirlere dayanıyordu. Selçuklular bu karanlık döneme son vermişti.
İran’da Şah İsmail’in tahta oturmasıyla birlikte bu sapık fırkalar ve mezhepler yeniden gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.
Onuncu yüz yılda Irak tarafında Kermatiler, işçi, köle ve köylülerin birleşmesi ile mal, mülk ve kadının ortaklaşa kullanıldığı Mazdakçı komünist fikirlere dayanan bir sapık mezhep ve topluluk oluşturmuşlardı. Bu sapık mezhep ve gruplar yüzünden çıkan anarşi sonucu İran Şahı Kavat tahtını kaybederek Türklere sığınmış ve Türklerin yardımıyla tekrar memleketine ve tahtına kavuşabilmişti.
Mazdakçı Komünist fikirlere dayanarak 899’da Basra Körfezi’nin batısında bir devlet kuran Kermatiler halifenin ordusunu bozguna uğratıp 902’de Suriye’yi yakıp yıktılar, 904’de önce Basra’yı daha sonra Kûfe’yi yağmaladılar. 930 yılında Mekke’yi yağma edip 30 bin Müslüman’ı kılıçtan geçirdiler ve pek çok ganimet götürdüler. Kâbe’nin örtüsüyle Hacerü’l esved’i de alıp götürdüler.
Turist çekmek ve gelir temin etmek amacıyla Kermatilerin merkezi “Hecer” (Müminiyye)e götürülen mübarek taş “Hacerü’l esved” 21 yıl, 4 ay sonra 951 yılında yerine koyulmak üzere iade edilmiştir.
Bu acı ve unutulmaz facialara Arap kaynaklarında çok geniş yer verilmiştir. İbnü’l Esir’in ‘Tarihü’l Kâmil’inin sekizinci cildinin 65. sayfasında, Ebu’l Fida’nın ‘Kitabü’l Muhtasar fi ahbar’il beşer’inin ikinci cildinin 74. sayfasında, İbnü’l Verdi’nin ‘Tetimmetül Muhtasar fi ahbar il beşer’ ismindeki eserinin birinci cildinin 261. sayfasında geniş bir şekilde anlatılmıştır. (Danişmend,1978, s:208)
Abdullah Bin Meymun Ve Kerâmita
Şah İsmail daha önce kendisini mehdi olarak ilan eden Abdullah bin Meymun adlı bir Yahudi’nin eski kuvvetini kaybeden İsmailliye Mezhebini yeniden canlandırmak amacıyla kurduğu “Karamita/Kermatîler” ile Hurufilik gibi birçok batıl mezhepleri yaymak için azami bir gayret gösteriyordu.
Evet, Karamita/Kermatîler Mezhep Abdullah İbn-i Meymun tarafından Irak’ta kurulmuş, bilâhare, Hindistan, Pakistan, Suriye, İran ve Afrika’nın bazı bölgelerine ve hatta Mekke’ye kadar yayılmıştır. Bu Mezhep kurucularına din perdesi altında saltanat yolu açılmaya çalışılmış ve sonunda İbn-i Meymun’un torunlarından Ubeydullah isimli birinin başkanlığında bir devlet kurulmuş ve bu devlet bilâhare Şam’dan Fas’a kadar genişleyerek, bir imparatorluk hâline gelmiş; iki yüz yetmiş sene hüküm sürdükten sonra, hicrî 567 senesinde yıkılmıştır. Bunlara, Bâtıniler de denir. (Bâtınîlik, Kur’ân’ın zahir mânâlarını değil de, kendi akıllarınca bâtınî mânâlarını esas alarak amel eden fırkadır. Bunlar, meselâ, hacda yapılan “Yedi Tavaf emrini “Yedi -İmama İşarettir” şeklinde tefsir ediyorlar, işte, böyle tefsirler yapa yapa, mensuplarını, dinden, şeriattan çıkarıyorlar.)
Daha önce, Yahudi Hahambaşı Abdullah İbn-i Sebe’nin İslamiyet’e vurduğu darbenin bir benzerini, Abdullah İbn-i Meymun vurmuştur. Nasıl ki, İbn-i Sebe, Hz. Ali (r.a) ve oğullarını istismar ederek fitneyi ateşlendirmişse, İbn-i Meymun da, Evlâd-ı Resul olan Ca’fer-i Sâdık ve oğlu İsmail’i istismar ederek, sapık fikirlerini çok değişik perdeler altında yayabilmiştir. Tarihte, kan dökücülükte eşine nadir rastlanan İbn-i Meymun, neticede nice Müslümanların dinden çıkmalarına da sebep olmuştur. Abdullah İbn-i Meymun tarafından dokuzuncu asrın başlarında hususî ve siyasî maksatlarla kurulan İsmailiyye mezhebinin yeniden canlandırılmak istenmesi sebepsiz değildir.
İbn-i Meymun, bu tarikatı gizli ve siyasî bir cemiyet hâline getirdi. Zerdüşt dininin yedi prensibini örnek alarak, kendi tarikatına giren sofileri yedi dereceye ayırdı. Tarikatın pîri olarak kendisi de yedinci dereceye oturdu ki, bu mertebe -hâşâ- Allah’tan doğrudan doğruya emirler alan imamlık makamıydı. Bu makamda bulunan imam, o kadar salâhiyetliydi ki, helâli haram, haramı da helâl yapabilirdi. Ona mubah olmayan hiçbir şey yoktu.
Bu tarikatta ileri gidenler zamanla kendileri ibadetten istinkâf ettikleri gibi, başkalarını da ibadetten uzaklaştırdılar ve sonunda onların dinden çıkmalarına sebep oldular. Hatta cennet ve cehennemin bu dünyada olduğunu, insanın zevk-ü safa içinde, keyfince bir hayat yaşaması lâzım geldiğini ileri sürerek ahireti inkâr ettiler ve ettirdiler.
Bu Mezhep, İslamiyet’ten önce intişar eden ve halkın malını ve sahip olduğu her şeyini, hatta kadınlarını dahi ortak kabul eden, mubah kılan ve sözde eşitliği ve sulh-u umumîyi böylece tesis iddiasında olan Mezdek isimli bir sapığın ortaya attığı fikirlerden ziyâdesiyle etkilenmiştir.
Kendi Mezheplerinin imamlarını, diğerlerinden üstün olarak görüp ilâhî feyze mazhar olduklarını kabul ederler. Onlara göre, imamları hatadan ârîdir, günah işlemez, yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Zira imamlar, başkalarının bilmediği şeyleri bilirler.