Yavuz’un kısa süren padişahlığı süresince yalnız Doğu ve Güney ile ilgilenmiş olması ve Batıya karşı pasif kalması, Batıya karşı herhangi bir emelinin olmadığı manasına gelmez. Hıristiyan devletlere karşı bu pasif hareketin başlıca sebebi İran ve Mısır meselesinin Yavuz tarafından daha ön planda ele alınmasıdır. Bu durum Doğu ve Güney meselesinin halledilmesine kadar sürmüş ve 1518 yılından itibaren Batıya ilgi artmıştı. Eğer Yavuz’un ömrü yetmiş olsaydı belki de oğlu Kanûni’nin yaptığı seferleri kendisi yapacaktı. Yavuz’un düşünüp de yapamadığı şeyler Kânûni Sultan Süleyman tarafından gerçekleştirilmiştir.
Yavuz’un çok haşin tabiatlı, kan dökmede korkusuz oluşunu bir takım sebeplere bağlamak ve böyle olmasında haklı sebepler görmek zorundayız. Çünkü babasının saltanatının son zamanlarında memleketteki sosyal düzen iyice bozulmuş, karışıklıklar artmış, başka devletler adına isyanlar çıkmış, afyon ve içki müptelası her tarafı sarmıştı. Adalet müessesesi çökmüş, hâkimler şahsi çıkarlarını düşündükleri için kanunlar tatbik edilemez hale gelmişti. Safavilerin ülkede yaptıkları propaganda sonucunda halkın bir kısmı sanki yabancı bir devletin tabiliğini kabul edecek hale gelmişti. Bu durum sanki göz göre göre memleketi başka ellere devretmek gibi bir sonuç doğuracaktı. Herhalde Yavuz, ülkenin ve devletin tebaası olan halkın bir kısmının Safavilerin eline geçmesine seyirci kalacak değildi. Şah İsmail olayına kadar Alevi Türkmenlere, babalara değer veren, ordularını Hacı Bektaş ruhaniyetiyle takdis eden, onlara geniş araziler tahsis eden Osmanlı niçin Alevi-Bektaşi karşıtı olsun?
Kardeşlerin ona karşı taht kavgasına girişmesi ve Anadolu ve Rumeli’deki karışıklıkların giderek artması onu haşin tabiatlı ve sert olmaya mecbur ediyordu. O’nun devletin bütünlüğü ve devamı için kardeşleri Korkut ve Ahmet’i öldürtmesi normal karşılanmıştır. Bütün ömrü boyunca devletin bütünlüğünün korunması ve adil bir şekilde yönetilmesini düşünen padişahın görevlendirdiği şahısların kusurlarına tahammül göstermemesini gayet normal karşılamak gerekir. Hele bu kusur devletin bütünlüğü ve bekası ile ilgili ise ölüm muhakkaktı. Yavuz anlaşmalara ve verdiği sözlere bağlı, adil ve çeşitli güzel vasıfları üzerinde toplayan bir şahsiyetti. O harp sanatında ve milletleri idare etme de eşine az rastlanan bir sultandı.
Türk tarihini büyük kahramanlarından ve şairlerinden birisi olan olan Şah İsmail 25 Receb 892’de (17 Temmuz 1487) Erdebil’de doğdu. Babası Safevî tarikatının şeyhi Haydar, annesi Uzun Hasan’ın kızı Âlemşah Halime Begüm’dür. Ebü’l-Muzaffer Bahâdır el-Hüseynî unvanıyla anılır. İran’da Şiîliği resmî ideoloji haline getirerek yeni bir devlet kuran Şah İsmail’in çocukluk yılları zorluklar içinde geçti. Henüz bir yaşında iken babası Şeyh Haydar, Şirvanşahlar’la giriştiği mücadelede Akkoyunlular tarafından öldürülünce kardeşleri İbrâhim, Ali ve annesiyle birlikte İstahr Kalesi’ne hapsedildi. Burada yaklaşık dört yıl gözetim altında tutuldu. Akkoyunlu Sultan Yâkub’un ölümünden sonra tahta geçen Rüstem Bey kardeşi Baysungur’a karşı Safevîler’in desteğine ihtiyaç duyduğundan İsmâil’i ve kardeşlerini Tebriz’e getirtti. Ancak Baysungur’un bertaraf edilmesinin ardından Safevî tarikatının başına geçen Sultan Ali’yi öldürttü (899/1494). Bunun üzerine Safevîler küçük yaştaki İsmâil’i kendilerine şeyh olarak kabul edip onu Erdebil’e kaçırdılar. Ancak Akkoyunlu takibi burada da devam edince önce Reşt’e, daha sonra Gîlân Valisi Kârkiyâ Mirza Ali’nin davetiyle Lâhîcân’a götürdüler. İsmâil, Lâhîcân’da bölgenin ileri gelenlerinden Kadı (Muallim Sadr) Şemseddin Lâhîcî’nin yanında Farsça, Arapça, Kur’an, tefsir ve İsnâaşeriyye Şîası usulünü, kızılbaş reislerden savaş tekniklerini öğrendi. Bu esnada Karacadağ, Tuman Mişkin ve Anadolu’da yaşayan kızılbaş Türkmenler grup grup gelerek İsmâil’i ziyaret ettiler.