1498’de Akkoyunlu Rüstem Bey’in ölümü İran’ı yeni bir kargaşaya sürükledi. Akkoyunlu ülkesi Murad Bey ile Elvend Bey arasında paylaşıldı. Azerbaycan ve Diyarbekir Elvend Bey’in, Irâk-ı Arab, Fars ve diğer yerler Murad Bey’in hâkimiyetine geçti. Ayrıca Bayındırlı Murad Bey Yezd’de, Muhammed Kere Eberkûh’ta, Hüseyin Kiyâ Çelâvî Simnân, Har ve Fîrûzkûh’ta, Pürnek Bârik Bey Bağdat’ta, Sultan Hüseyin Mirza Horasan’da ve Ebü’l-Feth Bey Kirman’da bağımsız hareket etmeye başladı. Bu durumdan istifade eden kızılbaş reisleri İsmâil’in ortaya çıkmasına karar verdiler. İsmâil on iki-on üç yaşlarında iken Gîlân’dan ayrılıp Erdebil’e gitti. Ailelerinin kalabalıklığı ya da mallarının çokluğu yüzünden bir yere gidememiş olan müridleriyle ilgilendi. Ancak kısa bir süre sonra Erdebil hâkimi Cekirli Ali Bey’in baskısıyla Erdebil’den ayrılmak zorunda kaldı. Buradan Karabağ’a gelen İsmâil, bu sırada Karakoyunlu Devleti’ni yeniden canlandırmayı düşünen Baranî Hüseyin Bey ile çatışmaya girmeden Erzincan’a yöneldi (905/1500). Amacı, Anadolu’daki müridlerini yanına toplayarak Orta Anadolu’da büyük bir ihtilâl çıkarmak olmalıdır. Bir müddet burada kaldı; şeyhlerinin şah olmak maksadıyla Anadolu’ya geldiğini haber alan kızılbaş Türkmenler onun etrafında toplandılar. Ustaclu Türkmenleri, İsmail’i Bingöl yaylalarına davet edip görkemli bir şekilde karşıladılar. Bu durum etraftaki Türkmenler tarafından duyulunca kalabalık kitleler halinde şahın hizmetine katılmalar başladı. Avşar, Çepni, Şamlu, Dulkadırlı, Tekeli, Rumlu, Kaçar, Varsak ve diğer aşiretlere mensup kızılbaş Türkmenler İsmâil’in askerî gücünü kısa sürede arttırdılar. Fakat II. Bayezid’in aldığı etkili tedbirler yüzünden Şah İsmâil ve taraftarları yönlerini o sıralarda siyasî durumu bozuk olan Akkoyunlu ülkesine yönelttiler. İsmâil 906 yılı başlarında (1500 yazı) Erzincan’dan ayrılıp Şirvanşahlar’ın üzerine yürüdü, Şirvanşah Ferruh Yesâr’ı öldürdü, Bakü ve Şamahı Safevîler’in eline geçti. 907 (1502) yılı baharında Akkoyunlu Elvend Bey’in ordusunu Nahcıvan yakınlarındaki Şerûr’da ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra Tebriz’e girerek tahta çıktı. (Gündüz, T. TDV. Ansiklopedisi)
Zaferden sonra Tebriz’e gelen Şah İsmâil hutbeyi 12 imam adına ve sonra da kendi adına okuttu. Bu suretle Şiî mezhepli Safavî devleti kuruldu. (1501) Şah İsmail bundan sonra üst üste zaferler kazanarak 10 yıl içinde hâkimiyetinin sınırlarını Ceyhun’dan Fırat’a kadar uzattı; II. Bayazid, ülkesinin yanı başında İslâm âlemini parçalayıcı Şiî bir devlet kurulurken devrin en kuvvetli ordusuna sahip olduğu halde buna tamamen seyirci kaldığı gibi, kendi tebaasından binlerce kişinin bu devletin kurulmasına katılmasını da önlememiştir. Osmanlı tarihçilerinden İsfehanlı Hoca Muhammed’in torunu Hâce Sadeddin Efendi:
“Başına tâc aldı çıktı ol pelîd
İtti bîidrâk Etrâki mürid”
Diyerek sözde Şah İsmail’i küçük düşürmek istemiştir. Gerçekten Safavî devletinin kurulmasında, XVI. Yüzyıldan itibaren bilhassa menşeleri bakımından Türk olmayan müelliflerin birçoklarınca Etrâk-i bîidrak (anlayışsız Türkler) denilen köylü ve göçebe Türklerin ihmal edilmesi, onlara önem verilmemesi başlıca âmil olmuştur. Bu durum XVI. VE XVII. Yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin başına mühim sıkıntılar ve problemler açacaktır.
Safavî devletini kuruluşu Türkiye’deki Şiîler arasında öyle derin bir heyecan yaratmıştı ki, onlar birbirlerine “şah” sözü ile selam veriyorlar, uzun ve yorucu bir yolculuğa katlanıp şahlarını ziyarete gidiyorlardı. Kendilerine şah yerine Peygamberin kabrini ziyaret etmeleri tavsiye edildiğinde: “biz ölüyü değil, diriyi ziyarete gideriz” cevabını veriyorlardı (Sümer,1992, s. 129).
Şiî Türkmenlerin bu durumu onların dini bakımdan da ihmal edildiklerinin göstergesidir. Normalde az çok din eğitimi almış hiçbir Müslüman’ın böyle bir cevap vermesi beklenemez.
Yavuz Selim’in Şah İsmâil’e karşı büyük bir azimle giriştiği teşebbüs, Şiiliğin Türkiye’de daha fazla yayılmasını önlemiş, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’yu Osmanlı devletine kazandırmıştır (Sümer, 1992, s.129).