Muharrem Günay

YİNE GEL.. HER KİM OLURSAN OL, YİNE GEL -1

Muharrem Günay

Hz. Ebubekir Sıddık (r.a.) soyundan gelen Mevlana Celaleddin-i Rumî 604/1207 de Belh’de doğdu (Vassâf, a.g.e ., c. I, s. 369.). Ortasya’da Türkistan, bugün Kuzey-Batı Afganisatan’ı da içine alır. Yağız benizli Türkmenlerin at koşturduğu bu yaylalarda hemen herkes Türkçe konuşur. Aral Gölü’ne dökülen Amu Derya (Ceyhun)’nın bu kesiminde, İran sınırına yakın eski ticaret yolu üzerinde Belh şehri vardırİşte Mevlana bu kadim Türk şehri Belh’te dünyaya gelmiştir. Babası Belh şehrinin tanınmış büyük âlimlerinden Hüseyin Hatıbî oğlu Bahaeddin Veled’dir. Bahaeddin Veled, Belh’li Hatipoğulları soyuna mensup, yedi ceddi bilgin, özü, sözü doğru bir insandı. Bazı kaynaklar O’nun anasının Harezmşahlar hanedanına mensup, Sultan Alâeddin Muhammed Harzemşah’ın kızı olduğunu kaydederler (Önder, tarihsiz, s. 11).
Belh hükümdarı Harzemşah’ın baskısı sonucunda memleketinden hicret etmek zorunda kalan babası Bahaeddin Veled ile birlikte Bağdad’a, oradan Hac için Hicaz’a ve dönüşte Şam, Erzincan ve Akşehir’den Konya’ya geldiler. Bahaeddin Veled’in hicretine Fahreddin Razî’nin sebep olduğu da söylenir. Babası ve Mevlana’yı Konya’ya davet eden ve orada yerleşmesini isteyen Selçuklu Sultanı Alâeddin’dir. Belh sultanı babasıyla beraber onu daha çocukken ülkesinden kovmak suretiyle kaybettiği değerin farkında olmazken Selçuklu sultanı ise babasıyla beraber onu başkentine davet ederken kazandığı değerin Anadolu’da yeni bir devletin kuruluşunu mayalayacak kadar büyük olduğunun farkında mıydı acaba?
Mevlana’nın babası dünyadan göçtüğü 18 Rebîülevvel 628/24 Ocak 1231’e kadar Konya’da ilimle meşgul oldu. Babasının vefatından sonra Seyyid Burhaneddin ona dokuz sene ona hocalık yaptı. Seyyid Burhaneddin’in Kayseri’ye gitmesinin ardından Mevlana vaazlarıyla halk arasında meşhur oldu. Bir süre sonra vecd ve hâlin galebesiyle yalnızlığa çekilip sûfîlik yoluna girmeyi istedi. O sırada Şemseddin Tebrizî şeyhi Rükneddin-i Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya geldi. Şems-i Tebrizi altı ay kadar Mevlana’ya bu yolun inceliklerini öğretti. Mevlana’nın ilmi terk etmesi sebebiyle hasetçiler dedikoduya başlayınca Şam’a hicret etti. Bundan sonra Mevlana ona olan sevgisinden sema ve musikiye rağbet etti. Mevlana oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderip Şems-i Tebrizî’nin tekrar Konya’ya gelmesini sağladı. Fakat daha sonra Şems-i Tebrizî ortadan kayboldu. Bunun üzerine onun Mevlana’nın oğlu Alaaddin tarafından öldürüldüğüne dair bir rivayet çıksa da Mevlana’nın bizzat onu aramak için Şam veya Tebriz’e gittiğine bakılacak olursa bu rivayetin asılsız olduğu anlaşılır. Şems-i Tebrizî ile Mevlana arasındaki irşad ilişkisine dair aktarılan haberlerde farklılıklar olsa da ortak noktanın Şems-i Tebrizî’nin Mevlana’yı kâlden (sözden) hâle (uygulamaya) geçirmesi olduğunu görüyoruz. Nitekim Mevlana Celaleddin-i Rumî bu değişiklikten sonra Şems’in de ayrılığının hüznüyle karışık duygular içerisinde Anadolu başta olmak üzere bütün dünyayı kendisine hayran bırakan Mesnevi’sini Hüsameddin Çelebi ile birlikte telife başlar. Her bir mısrası ilâhî aşkı anlatan Mesnevi’yi telif ederlerken o söyler, Çelebi Hüsameddin yazar (Özsaray, 2018. s.85).
Mesnevi’nin doğuşu sırasında Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayı boyunun da Anadolu’da var olma mücadelesi devam etmektedir. Mevlana’nın Ertuğrul Gazi hakkında dua ettiği rivayeti ilginçtir. Onun 672/1273 de vefat ettiğini, dolayısıyla bu yıllarda Ertuğrul Gazi’nin Selçuklu sultanlarına bağlı bir bey olarak Anadolu’daki mücadelesine vakıf olduğunu düşünebiliriz. Osmanlı Devleti kurulduktan sonra ileriki yüzyıllarda Doğu seferine çıkan padişahların bir gelenek olarak onun türbesini ziyaret etmeleri ve Osmanlı ülkesinde yaşayan meşayihin çoğunun Mevlana ve Mesnevi hayranı olması onun tesirini gösterir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu sağlayan ve devam ettiren sultanlar, devlet ricali ve maneviyat erleri de ona hayranlıklarını gizlememişlerdir. Osmanlı sultanlarından III. Ahmed’in şu şiirinde Mevlana sevgisi çok içtendir.
Mesnevîsin işidüp Hazret-i Mevlana’nın Güşvâr oldu kulağımda kelâmı anın Def vü ney nâle idüp Mevleviler itdi semâ’ Eyledik yine safâsını bugün devrânın Emr-i Mevlâ ile bir himmet ide Mevlânâ Gele ayağıma hep kelleleri a’dânın Ceddi a’lâlarıma himmet ide gelmişdir Ben de umsam yeridir lütfunu ol sultânın Bahtiyâ bendesi ol Hazret-i Mevlânâ’nın Taht-ı ma’nâda odur pâdişeh-i devrânın” (Özsaray, 2018. s.86).
Türklerin çoğunlukta olduğu ve Farsların çok az sızabildikleri Orta Asya’nın Türkistan ve Horasan bölgesinin ünlü kültür merkezi Belh şehrinde dünyaya gelen ve pek genç yaşındayken babası Baha Veled’le birlikte Anadolu’ya göçen, yine bir kültür merkezi Konya şehrine yerleşen Mevlâna Celâleddîn’in ana dili, soyca sopça Türk oluşuyla da hiç şüphesiz Türkçe’dir. Bunun aksini düşünmek, biraz tarihi, tarihin seyrini, Mevlâna’nın doğduğu bölgenin etnik yapısını bilmemek olur. Ne var ki, İslâm dininin etkisi ve İslâm halifelerinin İslâm devletleri üzerindeki mânevî etkisi ile Arapça, devlet diline hâkimdir. Resmi yazışmalar, fermanlar, beratlar, vakfiyeler, kitabeler Arapça ile yazılmakta, medresede Arapça okutulmakta, öğretilmektedir. Bunun yanı başında Farsça, işlenmiş bir dil olarak tasavvufa ve edebiyata girmiş, kültürlü ve entelektüel tabakanın bilmesi, okuması yazması gereken bir dil olmuştur. Mevlâna’da daha tahsil çağının eşiğinde bu iki dille karşılaşmış, babasından ve hocalarından Arapça ve Farsça’yı öğrenmiş, Arapça ve Farsça eserler okumuştur (Önder, tarihsiz, s.212).

Yazarın Diğer Yazıları