ASHAB-I MEYMENE (15)
İslam’ın Yüce kitabı Kur’an-ı Kerimin müteaddit ayetlerinde Sosyal Yardımlaşmayı gerekli kılacak emirler vardır. Bunların en önemlilerinden biri ZEKAT olmakla beraber, zekat kadar kesin emir olmayan yani farz olmayan Sadaka, yoksula yardım, infak, ikram gibi hususlar vardır. Hatta köle azat etmeyi de Sosyal Yardımlaşma içinde düşünebiliriz. Vakıa Suresinin 8. ayetindeki “ Ashab-ı meymene,” kavramını burada açıklamak gerekiyor. Meymene ashabı; hayırlılar ve uğurlular demektir. Sure-i Beled’e göre, bu grubun; Bir canı kurtarmak- Zor bir günde kapısını açıp herkesi doyurmak, bir öksüzü, garibanı himaye etmek; Çok yoksul bir garibana tasadduk etmek, İman etmek, merhamet etmek ve merhameti öğretmek; Sabretmek ve sabrı öğretmek görevlerini yerine getirdiğini anlıyoruz.
İdeal bir kul olmak; özellikle infaktaki başarı, ehl-i meymene olabilme ile mümkündür. Bu yüzden yüce kitabımız, başlangıcında; kurtuluşa erebilmeyi, ahirete yakın oluşu “iman, namaz, – zekat-infak” üçlüsüne bağlamıştır. “- Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar. Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.” (Bakara suresi 3-4)
“Meymene”; bereket, saâdet, mutluluk ve uğurluluk demektir. Sağ taraf ve sağ kol anlamına da gelir. Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Ashâb-ı Meymene; saygı mevkiinde bulunan yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan bereketli insanlar anlamlarına gelir.
Kıyamet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı Meymene, Ashâb-ı Meş’eme ve Sâbıkûn (îmân ve itâatte öncü olanlar) (Vâkı’a, 56/7-10) Ashâb-ı Meymene; Beled sûresinde köle azat eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, îmân edip sabrı ve merhameti birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır (Beled, 90/13-18). Ashâb-ı Meymene, Vâkı’a sûresinde, Ashâb-ı Yemin olarak ifade edilmiştir (Vâkı’a, 56/27, 38, 90-91).
Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı Meymene ile Ashâb-ı Yemîn aynı insanlardır. Kıyamette bunlara amel defterleri sağ tarafından verilecek (Hâkka, 69/19) ve hesapları kolay olacaktır (İnşikâk, 84/8). Her can kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak Ashâb-ı Yemîn bundan hariç olacaktır (Müddessir, 74/38-39). “Ashâb-ı Meymene / Ashâb-ı Yemîn”; cennetlerde her türlü nimetler içinde olacaklardır (Vâkı’a, 56/27-38; Hâkka, 69/19-24).
“Ashâb-ı Meymene / Ashâb-ı Yemîn”; îman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygambere itâat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taratan verilmesi, o kimsenin hayırlı akıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır. Adn cennetleri sabikûn için geçerlidir. Geri kalan 6 kat cennet, ashab-ı meymene içindir. 7. kat cennet sabikûn içindir. Adn cennetleri, kendi içinde 7 bölüme ayrıldığına dair bilgiler vardır.. Her bölümünde Allah’ın ayrı seviyedeki insanları yer alır.
Ashâbu’l-Meş’eme
Öbür dünyada insanlar iki kısma ayrılacak:
1- Cehenneme gidecek olanlar,
2- Cennete gidecek olanlar.
Ashab-ı meşeme, cehenneme gidecek olanları ifade eder. Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan, Allah’ın vücuda getirdiği bir kurtuluş sistemi vardır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse ve bu yolda çaba sarfederse, dilediği an, bu kişi ashab-ı meşeme olmaktan çıkar. İşte bunlar kurtuluşun içindekilerdir. Ashab-ı Meşeme, şeamet ve uğursuzluk getiren değersiz, meymenetsiz, kendilerine ve başkalarına uğursuzluğu dokunan kimseler demektir. Kur’anî anlamına gelince Kur’an’da ashabu’l-meş’eme hayırsız, imansız ve kâfir kimseler için kullanılmıştır. el-Vakıa, 56/9’da bunlardan söz edilmektedir. “Bizim ayetlerimize küfreden, inanmayarak nankörlük eden kâfirlere gelince, onlar kitapları sol yanlarından verilecek olan, kendilerine de başkalarına da faydaları olmayan ashabu’l meş’eme olup bunlar uğursuz kimselerdir. ” denilmektedir.
Allah’a Ulaşmayı Dilemek
Ashab-ı Meymene olmanın başı Allah’a ulaşmayı ve O’nun rızasını kazanmayı dilemektir.
RÛM–31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîne.O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O’na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Allah’a yönel, ruhunu hayatayken Allah’a ulaştırmayı dile ve böylece takva sahibi ol. Ve namaz kıl ve müşriklerden olma.”
Ashab-ı Meymene olmak güzeldir, daha güzeli “SÂBİKUN” olmak yani iman ve itatta öncülük edenlerden olmak çok daha güzeldir. (Devamı Yarın)
ZEKAT YAZILARI
Muharrem Günay Sıddıkoğlu
İNFAK NEDİR? (16)
Hadid Suresi yedinci ayette : “Allah ve resulüne iman edin. Size istihlaf buyurduklarından infak edin” deniliyor. Bakara suresinde de “Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar” buyruluyor.
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah’a ve resulüne imanla infak etmek birlikte emredilmektedir.
İnfakın nelerden yapılacağı bu ayette çok net biçimde tanımlanmaktadır. (Allah’ın bize istihlaf ettiği her şeyden) infak edeceğiz.
İnfakın anahtarı istihlaf kelimesidir. İstihlaf, Hulf, halife kelimelerinden meydana gelir.
Yeryüzünde bizi kendi halifesi olarak yaratan Allah, Bizden halifesi ve vekili olarak, yarattıklarından infak etmemizi emrediyor. Bu nedenledir ki; yeryüzünde tüm mahlûkata karşı, özellikle de insanlara karşı tam manasıyla ilahi sıfatların temsilcisi gibi hareket etme durumundayız. Sanki bir müessesenin vekil harcı gibi çevremizdeki herkesin ihtiyacını gidermekle yükümlüyüz. Böyle olmasaydı Allah “İnfakı, size verdiğim nimetlerden verin” emrini bu tarzda açıklamazdı.
Allah’ın yarattığı ve bize emanet olarak verdiği nimetlerden gerektiği gibi infak etmezsek, halifelik görevini yerine getirmemiş oluruz. Hilafet görevini yerine getirmeyen ve Allah’ın verdiği mallardan infak etmeyenler Hadid suresi 10. ayette şöyle uyarılıyor:
“Allah yolunda niçin infak etmeyesiniz ki? Göklerin ve yerin mirası zaten Allah’ındır.”
Şunu çok iyi bilmek zorundayız ki; malı imtihan olarak bize veren Allah, onun iktisap ve sarf yollarını da bize göstermiştir. Nereden kazanacağız ve nerelerde harcayacağız? Bunu da göstermiştir Allah. Bunu bizim keyfimize bırakmamıştır yâni. Öyleyse kendi kendimize ihtiyaç kapıları açmamalıyız. İhtiyacın tespitinde Rasulullah ve sahabenin yaşantısını dikkate almak zorundayız. Bu konuda Rasulullah çok hoş bir örnek verir:
“Yarım hurmayla da olsa kendini cehennemden korumaya çalış “
Yarım hurma, ne kadar da az değil mi? Ama ne kadar da çok ki, cehennemden kurtarıyor. Ne kadar az, ama ne kadar çok. Meselâ on ton hurması var adamın, bir tonunu veremiyor, ne kadar fukara. Ama berikinin bir tek hurması var ve yarısını bölüp birine verebiliyor, ne kadar zengin değil mi? Yâni demek istiyorum ki, çoğalsın da öyle verelim, zenginleşelim de ondan sonra verelim diye beklemeyelim sakın, çünkü çoğaldıkça zorlanıyoruz. On ton da bir tonu vereni pek göremiyoruz ama iki tane olup da birini vereni çok görüyoruz yani. Yüz milyarda on milyarı vereni pek göremiyoruz, ama yüz milyonda bir milyonu vereni çok görüyoruz.
Evet, infaka dayalı bir hayat mü’minin hedefi olacak. Benim fazla malım yok, ben infak edemem de diyemeyiz.
Zira infakta belli bir ölçü yoktur. Şu kadar olacaktı, bu kadar olmayacaktı diye bir ölçü yoktur infakta. Hattâ bakın Rasulullah Efendimizin bir hadislerinden öğreniyoruz ki:
“İnfak edecek hiçbir şeyi olmayıp da malını Allah yolunda infak eden kişiye imrenip: “Benim de olsaydı; ben de onun yaptığını yapardım!” diyen kişi sevapta diğerine müsavidir.” Çünkü Sevgili Peygamberimizin ifadesine göre:”Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.”
Bir Müslüman’ın malı var ve onu kendisine veren Allah hatırına ihtiyaç içinde kıvranan kardeşlerine infak ediyor. Bir başka Müslüman da elinde, avucunda verebilecek bir şeyi olmadığı için üzülüyor ve şöyle diyor: “Eğer Rabbim, o kardeşime verdiği gibi bana da vermiş olsaydı, elbette ben de aynen o kardeşimin yaptığı gibi bol bol infak ederdim” Sevgili Peygamberimiz .”İşte bu iki kişi sevapta birbirine eşittir” diyor.
Kimi müfessirler âyetin tefsiriyle alâkalı olarak diyorlar ki:
“Verdiğimiz ilimden onlar da başkalarına öğretirler, infak ederler”
Şeklinde anlamaya çalışmışlardır. Öyleyse infak etmek için sadece mal mülk sahibi olmak gerekmeyecektir. Birine bir âyet anlatmanız infaktır. Yâni şu anda ben infak ediyorum demektir. Birinin hayvanına yükünü kaldırmasına yardım etmeniz, birine yol gösterivermeniz, emr-i bil’maruf yapmanız, gördüğünüz bir kötülüğü men etmeniz bu anlamda infaktır. Hasta ziyaretine gitmeniz infaktır. Bir müslüman kardeşinizin yüzüne gülüvermeniz infaktır.
“Verdiğimiz rızıklardan infak ederler” diyor Allah. Öyleyse rızık olarak ne vermişse Allah onu infak edeceğiz. İlim mi verdi Allah, rızık olarak? Akıl mı verdi? Sıhhat mı verdi? Basîret, zekâ mı verdi? El mi verdi? Dil mi verdi? Boş zaman mı verdi? Bunları infak edeceğiz. Sahip olduğumuz her şeyi, her türlü imkânı Allah yolunda seferber etmektir infak. Tüm hayatı Allah için yaşamaktır.
Peygamberimiz buyuruyor ki: “Bir yudum su bile olsa gerek kendiniz, gerekse ölmüşleriniz için sadaka verin. Buna gücünüz yetmiyorsa Kur’an’dan bir ayet okuyunuz. Kur’an’dan bir şey okumasını da bilmiyorsanız, Allah’tan affınızı dileyin”, “ (Bir) sadaka yetmiş türlü kötülüğün kapısını kapatır. On kat sevap kazandıran, yetmiş kat sevap kazandıran, yedi bin sevap kazandıran. (sadakalar vardır) Birincisi yoksul ve düşkünlere verilen sadakadır. İkincisi akrabaya, üçüncüsü mümin kardeşlerinize, dördüncüsü de ilim peşinde koşanlara verilen sadakadır.”
İnfak, genel mânâsıyla bizzat malın verilmesidir. Biz de inşallah bugünden sonra Allah’ın bize verdiklerinden mutlaka infak edelim. Güç olarak, ilim olarak, imkân olarak, zaman olarak infak edelim.
ZEKAT YAZILARI
Muharrem Günay Sıddıkoğlu
İnfakta Azlık Çokluk Değil, Oran Önemlidir (17)
Her zaman söylediğimiz gibi İslâm’da determinizm anlayışı yoktur. Yâni bin lira infak eden bin liralık sevap kazanır, bir milyar lira veren de bir milyarlık sevap kazanır diye bir şey yoktur İslâm’da. Meselâ düşünün ki bir adamın bir çuval hurması var, bir başka adamın da bir tek hurması var. Bir çuval hurması olan adam yüz hurmayı çıkarıp fakirlere veriyor, bir tek hurması olan da bölüp onun yarısını bir kardeşine infak ediyor. Şimdi hangisi üstündür bunların? Yarım hurma veren değil mi? Neden? Çünkü birinin bir çuval hurması vardı, bunlardan yüz tanesini infak etti, geri kalan hurmaları kendisine kaldı, ama berikisinin bir tek hurması vardı, bölüp onun yarısını infak etti. Ona ihtiyacı varken, kendisine ancak yetebilecekken yarısını veren bu ikinci kişi ötekisinden daha üstündür. Hatta malının yüzde doksanını bile “gösteriş” için veren kişi sevap kazanmak şöyle dursun günaha girer. Demek ki bütün ibadetlerde olduğu gibi infakta da esas olan Allah rızasını kazanmaktır.
Evet, unutmayalım ki infakta azlık çokluk değil, oran önemlidir. Bir milyon lirası olup da onun beş yüz binini infak eden bir Müslümanın ulaştığı sevaba ulaşabilmesi için, bir trilyonu olan mü’minin beş yüz milyarı infak etmesi gerekmektedir. Hz Ali efendimizin rivayet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır:
“Resulullaha üç grup geldi. Onlardan biri: “Benim yüz dinarım vardı, onunu tasadduk ettim” dedi. Öbürü: “Benim on dinarım vardı, birini tasadduk ettim” dedi. Diğeri de: “Benim tek bir dinarım vardı, onun on da birini tasadduk ettim” dedi. Bunun üzerine peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Hepiniz sevapta eşitsiniz. Çünkü her bireriniz malının onda birini sadaka olarak vermiştir.”
Allah korusun günümüzün Müslümanları çoğu maalesef bu âyetlerden ve hadislerden habersiz bir hayat yaşamaktadırlar; veya bildikleri halde bilmez gibi davranıp, kâra dayalı, kazanma esasına dayalı, lükse ve israfa dayalı bir hayat programı gerçekleştirmenin hesabı içine düşmektedirler.
Bakıyoruz bugün, hemen hemen Müslümanların hepsi, siyasetçisi, hacısı; hocası da dahil olmak üzere geceli gündüzlü daha fazla kazanmak, daha fazla büyümek, daha büyük ekonomik güce erişmenin hesabı içinde çırpınmaktadırlar.
Müslümanlar bunu din adına yaptıklarını söyleyebilmektedirler. Efendim Müslüman zengin olmalıdır. Bugün bizlerin zengin olma hedefimiz, büyüme isteğimiz, daha fazla ekonomik güce ulaşma programımız daha iyi, daha faziletli Müslüman olmak, Allah rızasını kazanmak, iyilikte, ihsanda, infakta bulunmak, İ’lâ-yı Kelimetullah yani Allah’ın adını yüceltmek içindir. Daha Müslümancı bir hayata ulaşmak içindir; Karun gibi, firavunlar gibi yaşamak için değildir.
İşin bir başka garip yönü de bugün Müslümanlar, “Allah için kazanıyoruz” dedikleri halde kazandıklarını Allah için değil de, hep kendileri için harcıyorlar. Atlarını, arabalarını daha lüks hale getirmek için, ev eşyalarını değiştirmek için, kılık kıyafetlerini değiştirmek için, yeme içmelerini farklılaştırmak için, sofralarını zenginleştirmek için harcıyorlar. Çoğu fabrikasında çalıştırdığı işçin in hakkını vermiyor. Çalıştırdığı işçiyi asgari ücrete mahkûm etmiş durumda. Bumudur Allah için kazanmak? Bumudur Müslüman olmak?
Ey Müslümanlar! Şunu hiçbir zaman unutmayalım ki Allah rızasını kazanmak iddiasıyla topladığınız mallar, Allah yolunda ve Allah’ın emirleri doğrultusunda harcanmadıkça sizleri Allah’tan, imandan ve Kur’an’dan ayırmaktan başka bir işe yaramaz. Öyle ise tez elden aklımızı başımıza toplamak ve Müslüman gibi davranmak zorundayız.
“Allah’ın kendilerine lütfünden verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendilerim için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O, kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. (Al-i İmran,3/180)
Öyleyse evlerimize götürdüklerinizden başkalarının evlerine de gitmesini sağlayalım. Giydiğimizden başkalarının da giymesini, yediğimizden başkalarının da yemesini sağlayalım! Paylaşmadan yana olalım. Başka kardeşlerinizi de düşünelim.
ZEKAT YAZILARI
FITIR SADAKASI (18)
Türkçe’de “Fitre“ olarak söylenen Fıtır sadakası : “Ramazan bayramına kavuşan ve temel ihtiyaçları dışında belli bir miktar mala sahip olan Müslümanların kendileri ve velayetleri altındaki kişiler için yerine getirmekle yükümlü oldukları mali bir ibadettir.”
Bir başka deyişle, fıtır sadakası yükümlülüğü, Yüce Allah’ın kişiye ve velayeti altındaki şahıslara canını bağışlamış olmasına karşılık olmak üzere bir şükran borcu olmak üzere konmuş bir farz ibadettir. Bu sebeple fıtır sadakası Türkçe’de “CAN-BAŞ SADAKASI“ diye de adlandırılır.
Fıtır sadakası, ramazan orucunun farz kılındığı hicretin 2. yılının Şaban ayında, zekâttan önce farz kılınmıştır.
Abdullah b. Ömer’in rivayetine göre: “Hz. Peygamber fıtır sadakasını 1 sa’ (2.75 litrelik bir ölçü) hurma ve 1 sa’ arpa olmak üzere köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklere farz kılmış ve insanlara (bayram) namazından çıkmadan önce verilmesini emretmiştir. (Buhari, “Zekât“ 76, Müslim, “Zekât”, 12)
Yurdumuzda Fitre tutarı her yıl Diyanet İşleri Başkanlığınca tesbit edilip, ilan edilmektedir. Diyanetin tespit ettiği miktar en alt sınırdır. Bu sınırın üstüne ne kadar çok çıkılırsa o kadar da çok sevap kazanılır.
Fıtır sadakası zekattan farklı olarak daha geniş bir mükellef kitlesi tarafından yerine getirilir.
Sağ olan ve yine zekâtta olduğu gibi nisab miktarınca mala sahip olan her Müslüman’a farzdır. Yalnız fıtır sadakasında, zekâtta olduğu gibi malın “artıcı“ özellik taşıması ve üzerinden bir yıl geçmesi gerekmez.
Maliki, Şafi ve Hanbelî mezheplerine göre zenginlik ölçüsü olan nisaba sahip olmak şart değildir. Zengin fakir her Müslüman fitre ile yükümlüdür.
Yükümlülük için, akil ve baliğ olmak ta şart değildir. Küçüklerin ve akıl hastalarının mallarından da fitre verilir.
Fıtır sadakası bayramın 1. günü verilebileceği gibi, Ramazan ayı girer girmez de verilebilir, doğrusu bir an önce vermektir.
Niyet
Fitre bir ibadet olduğundan, bu vecibenin yerine getirilmesi için niyet şarttır Fitre ayrılırken niyet edilebileceği gibi, onu verirken de niyet edilebilir. Niyet, bu ödemeyi, Allah rızası için fitre olarak verdiğini gönülden geçirmek veya dil ile söylemekten ibarettir. Fitreyi fakire verirken onu incitmemek açısından “bu fitredir“ demeye gerek yoktur.